
Beşinci Kürdistan ve Doğduğu Yerde Yaşamayanlar
Kurdlerin Modern Dagi Rawendanin Doguşu
İnsanlık biraz da göçün tarihidir. İnsan, yalnızca doğduğu yerde yaşayan bir varlık olmadı hiçbir zaman. Açlık onu yerinden etti, savaş sürdü, iklim değiştirdi, devletler kovdu, iktidarlar sürgüne gönderdi; kimi zaman da insan daha iyi bir hayat, daha güvenli bir gelecek veya yalnızca yaşayabileceği bir yer aramak için yollaraa çıktı. Bazen bir aile kalktı yerinden, bazen bir köy, bazen de daha büyük bir nüfus.
Tarihin “Kavimler Göçü” diye adlandırdığı büyük hareketlilik bunun en bilinen örneklerinden biridir. Avrupada kabaca 4. yüzyıldan 7. yüzyıla uzanan bu uzun hareketlilik döneminde Hunlardan Gotlara, Vandallardan Franklara ve Slav topluluklarına kadar çok sayıda halk yer değiştirdi. Bu hareketler yalnızca insanların yaşadığı coğrafyayı değiştirmedi; siyasal yapıları, kültürleri, dilleri ve kimlikleri de dönüştürdü. Bugünkü Avrupanın şekillenmesinde bile bu büyük hareketliliğin izleri vardır. Çünkü göç, insanın yalnızca bedenini bir yerden başka bir yere taşımaz. Hafızasını da taşır.
Dilini, çocukluğunu, annesinin sesini, yemeklerinin kokusunu, korkularını, alışkanlıklarını, inançlarını, sevinçlerini ve mezarlıklarını taşır. Geride bıraktıklarıyla gittiği yerde karşılaştıkları arasında yeni bir insan oluşur.
Bu yüzden göç yalnızca demografik veya ekonomik bir hadise değildir. Aynı zamanda sosyolojik ve psikolojik bir kırılmadır. Yeni bir topluma yerleşen insan yeni bir kültüre, toplumsal değerlere, geleneklere ve çoğu zaman yeni bir dile uyum sağlamak zorundadır. Uluslararası Göç Örgütü de göçmen ile yerleştiği toplum arasındaki ilişkinin psikolojik ve sosyolojik uyum süreçleri içerdiğine, bunun aidiyet duygusunu doğrudan etkilediğine dikkat çekiyor.
İnsan göçü ne sadece bireysel bir durum ne de sadece varılan yerde yeniden hayatta tutunma sorunudur, bunların yanında yerel ile göçmen arasında bir etkileşim, birbirini etkileme meselesidir. İşin bu boyutunu şimdilik irdelemeyecem. Dünya bugün belki de tarihin en büyük insan hareketliliklerinden birini yaşıyor. Birleşmiş Milletler'in 2024 verileri, dünyada yaklaşık 304 milyon uluslararası göçmen bulunduğunu gösteriyor. Başka bir ifadeyle yüz milyonlarca insan doğduğu topraskların dışında yaşıyor. Uluslararası Göç Örgütü'nün 2026 Dünya Göç Raporu da aynı büyüklüğü ortaya koyuyor.
304 milyon... Bu rakama yalnızca istatistik olarak baktığımızda insanı göremeyiz.
Oysa bu devasa rakamın içinde milyonlarca ayrı hikâye vardır. Bir valize sığdırılmış hayatlar, yarıda bırakılmış evler, başka dillerde büyüyen çocuklar, yaşlanmış anne babalar, yetişilemeyen cenazeler, kaçırılan düğünler, değişen şehirler ve yıllar geçtikçe zihinde gerçek bir yer olmaktan çıkıp hatıraya dönüşmeye başlayan memleketler vardır. Ben de o 304 milyon insandan biriyim. Otuz iki yıldır doğduğum topraklardan uzakta yaşıyorum. Bir insan ömrünün küçümsenmeyecek bir bölümü. Bu 32 yılın içerisinde dünya değişti, Kürdistan değişti, benim bıraktığım şehirler değişti. Ben de değiştim. Fakat insanın doğduğu yerden ayrılması ile doğduğu yerin insandan ayrılması aynı şey değildir.
Valizimizde ülkemizi taşıdık. Bazen aradan onlarca yıl geçer ama bir sokak, bir dağ, bir kelime, bir türkü insanın içinde yaşamaya devam eder. İnsan başka bir ülkede ev kurar, çocuk yetiştirir, çalışır, üretir, yeni dostluklar edinir, başka bir dilde düşünmeye bile başlar; yine de içinde dönüp duran bir coğrafya vardır. Belki sürgünün, göçün ve diasporanın en az konuşulan taraflarından biri budur. Gitmenin de bir bedeli vardır Kürt siyasal hayatında “bedel” kelimesini çok kullandık. Kim daha fazla bedel ödedi? Kim mücadelede kaldı? Kim cezaevine girdi? Kim dağa çıktı? Kim ülkesini terk etmedi? Bunların her biri kendi tarihsel koşulları içinde konuşulabilir ve elbette birbirleriyle eşitlenemez. Fakat zaman zaman diasporaya yöneltilen biraz da suçlama barındıran cümleler de vardır:
Bizi bırakıp gittiler. ordan konuşmak rahat, gelin burda konuşun, gelin siz savaşın. Hatta daha ağır biçimiyle:
“Kaçtılar.”
Bu cümleyi kurmak kolaydır. Fakat hiç yaşamadığınız bir ülkeye gidip kendinizi sıfırdan kurmanın ne demek olduğunu yaşamadan bilmek o kadar kolay değildir. Dilini bilmediğiniz bir ülkede ilk resmi kâğıdınızı doldurmanın, derdinizi anlatamamanın, mesleğinizin bir anda hiçbir karşılığının kalmamasının, insanların söylediği en basit cümleyi anlayamamanın ne demek olduğunu... Kendi ülkenizde sıradan olan bütün toplumsal kodların bir gecede geçersiz hale gelmesini...
Adınızı doğru söyletememeyi... Bir çocuğunuz olduğunda onun sizden daha iyi konuştuğu bir dilin evinizin dili haline gelmesini...
Anne babanız yaşlanırken uzakta olmayı... Bir ölüm haberi geldiğinde mesafeyi çaresizlikle ölçmeyi... Ve yıllar geçtikçe “bir gün döneceğim” cümlesinin insanın içinde nasıl ağırlaştığını... Bunları ancak yaşayan bilir.
Bunu söylerken diasporada yaşayanların Kürt toplumsal veya siyasal mücadelesine ne kadar katkıda bulunduğunu tartışmıyorum. O ayrı bir hesaplaşmanın konusudur. Kim ne yaptı, kim yapmadı; hangi kurum başarılı oldu, hangisi başarısız kaldı; kim ülkesinden uzakta olmasına rağmen toplumsal sorumluluk üstlendi, kim kendi hayatına çekildi? Bunların hepsi ayrıca konuşulabilir.
Ben daha temel bir şeyden söz ediyorum: İnsanın doğduğu yerden uzakta var olmasının kendisi de ağır bir insanlık tecrübesidir. Bunun romantize edilecek bir tarafı olmadığı gibi küçümsenecek bir tarafı da yoktur. Çünkü göçmen iki hayatı aynı anda taşımaya çalışır. Geride bıraktığı hayat ile kurmak zorunda olduğu hayatı. Eski diliyle yeni dilini. Hafızasıyla bugünü. Geldiği toplumla içine girmeye çalıştığı toplumu.
Ve zamanla üçüncü bir şey ortaya çıkar. Artık ne bütünüyle geride bıraktığınız yerdeki insansınızdır ne de yalnızca geldiğiniz ülkenin insanı.
Arada yeni bir toplumsal alan oluşur.
İşte diaspora dediğimiz şey biraz da budur. Uluslararası Göç Örgütünün diaspora için kullandığı “ulusötesi topluluklar” kavramı bu nedenle anlamlıdır: Göçmenler ve onların çocukları artık yalnızca tek bir ülkeye bağlı yaşamazlar; kimlikleri ve aidiyetleri göç deneyimiyle biçimlenirken birden fazla ülkeyle bağ kurabilirler.
Rawenda Kurdistanê
Kürtçede diasporayı anlatmak için kullandığımız güzel bir kelime var: Rawenda. Ve artık üzerinde ciddi biçimde düşünmemiz gereken büyük bir Rawenda Kurdistanê var.
Almanyadan Fransaya, İsveçten Hollandaya, Belçikadan İsviçreye, İngiltereden Amerika ve Kanadaya kadar uzanan; farklı dönemlerde, farklı nedenlerle Kürdistandan ayrılmış insanların oluşturduğu büyük bir toplumsal alan.
Kimisi işçi olarak geldi. Kimisi öğrenci. Kimisi 12 Eylül 1980 darbesinin ardından siyasal sürgün olarak. Kimisi 1990 larda savaşın, boşaltılan ve yakılan köylerin, faili meçhullerin ve siyasal baskıların ortasından çıktı. Kimisi daha sonra geldi.
Ve artık önemli bir kesimi hiçbir yerden gelmedi. Burada doğdu.
Bugün üçüncü kuşağını yetiştiren bir Kürt diasporasından söz ediyoruz. Dedeleri yukardaki kategorilerden birinin sonucu olarak Almanyaya gelen, babası burada büyüyen ve kendisi Berlinde, Kölnde, Pariste, Stockholmde veya Londrada doğmuş bir kuşaktan...
Bu yeni kuşak artık klasik anlamıyla “gurbetçi-göçmen, sürgün” değildir.
Yaşadığı ülkenin dilini konuşuyor, üniversitesine gidiyor, şirketini kuruyor, hastanesinde doktorluk yapıyor, laboratuvarında araştırma yürütüyor, belediyesine ve parlamentosuna seçiliyor, sanatını ve sporunu yapıyor.
Ama aynı zamanda Diyarbakırı, Mahabadı, Hewlêri, Qamişloyu konuşuyor; Kürtçe öğrenmeye veya konuşmaya çalışıyor; Kürdistandaki bir gelişmenin ardından Avrupanın meydanlarına çıkabiliyor.
Tam da burada artık başka bir soru sormamız gerekiyor. > Bu insanlar hâlâ yalnızca “yurtdışındaki Kürtler” midir?
Yoksa elli yılı aşan göçün ardından Kürdistanın tarihsel coğrafyasının dışında yeni bir Kürt toplumsal alanı mı oluşmuştur?
Ben ikincisinin üzerinde düşünmemiz gerektiğine inanıyorum. Buna coğrafi anlamda yeni bir Kürdistan parçası demiyorum. Ama nüfusu, ekonomisi, kurumları, birkaç kuşağa yayılan insan varlığı, akademisyenleri, iş insanları, sanatçıları, sporcuları, uzmanları ve dünya ile kurduğu ilişkiler düşünüldüğünde artık yalnızca klasik anlamıyla bir “diaspora” kelimesinin arkasına sığdırılması giderek zorlaşan bir gerçeklikle karşı karşıyayız. Belki de artık Kürdistanın beşinci parçasını konuşmanın zamanı gelmiştir.
Toprağı olmayan ama insanı olan bir parça. Sınırları olmayan ama dünyanın onlarca şehrine yayılmış bir parça. Ve belki de en önemlisi: Henüz kendi büyüklüğünün, birikiminin ve gücünün tam olarak farkında olmayan bir parça. Rawenda Kurdistanê.
Şimdi asıl mesele, onun ne kadar büyük olduğunu, elinde ne bulunduğunu ve bütün bu birikimle ne yapabileceğini anlamaktır. İşin bu kısmı da bir sonraki makaleye makaleye birakarak Dijital Kürdistan News’e ve okuyucuya merhaba diyorum.