PEZKUWICHAINDIJITAL KURDISTAN NEWS 15 HEZÎRAN 2026 · DUŞEM
Gündem Görüş
Görüş

Bir Düşüşün Anatomisi
Asıl toplumsal "düşüş", kurumların kendi varlık nedenlerine yabancılaşması ve ilkesel olarak kendi ipini çekmesiyle başlar.

Bir Düşüşün Anatomisi

Asıl toplumsal "düşüş", kurumların kendi varlık nedenlerine yabancılaşması ve ilkesel olarak kendi ipini çekmesiyle başlar.

Geçen hafta, Cannes Film Festivali'nde Altın Palmiye kazanan Fransa yapımı Bir Düşüşün Anatomisi (Anatomy of a Fall) filmini izledim. Senaryosu, mahkeme sahnelerindeki diyaloglar ve başroldeki kadının performansı etkileyiciydi. Nakış nakış işlenmiş, izlemesi keyif veren bir film olmuş; keyif alarak izledim. Fakat filmi izlerken beni asıl düşündüren şey hikayenin kendisinden ziyade, mahkeme salonlarının "gerçeği ortaya çıkarmak" yerine nasıl bir "hikaye kurgulama" alanına dönüştüğünü göstermesi oldu. Bir adamın şüpheli ölümü üzerinden kadının özel hayatı, evliliği, yazarlığı ve karakteri didik didik ediliyor; ortaya bir "suçlu" çıkarmak için kamuoyunun ve yargının önüne tahrif edilmiş bir anlatı sürülüyordu.

Filmi izlerken ve bitirdiğimde bende çağrışım yapan iki şey vardı: Biri sinema tarihinin klasikleşmiş kült filmi 12 Kızgın Adam (12 Angry Men), diğeri ise Narin Güran vakası.

Makul Şüphe ve Kurgulanan Hikayeler

12 Kızgın Adam’da Henry Fonda’nın canlandırdığı jüri üyesinin tek bir derdi vardı: Toplumsal önyargıları, sınıfsal öfkeleri ve linç psikolojisini bir kenara bırakıp "makul şüphe"ye tutunmak. Kanıtlar net değilse, sırf kamuoyu veya vicdan tatmini için bir insanı mahkûm edemezsiniz diyordu.

Bir Düşüşün Anatomisi ise günümüz dünyasında bu anlayışın nasıl tersine döndüğünü resmediyor. Mahkeme salonları artık somut verilerin değil, en iyi kurgulanan ve pazarlanan hikayelerin yarıştığı bir tiyatro sahnesi. Ne yazık ki bugün Türkiye’deki yargı ve medya düzeninde de tam olarak bunu yaşıyoruz; makul şüphenin yerini siyasetin, medyanın ya da sosyal medyanın üretmek ve duymak istediği kullanışlı senaryolar alıyor.

Bir Düşüşün Anatomisi’nde savcının somut delil bulamadığı yerde nasıl bir "karakter suikastı" kurguladığı, kadının yazdığı romanlardan ve özel hayatından yapay bir suçlu portresi çıkardığı filmin en çarpıcı noktasıydı. Narin Güran davasında da adli tıp raporları, somut deliller ve çelişkili beyanlar konuşulması gerekirken, ekranlarda ve mahkeme koridorlarında günlerce aile içi dedikodular, gizemli senaryolar ve magazinleştirilmiş bir polisiye anlatı pazarlandı. Yargı mekanizması, gerçeğin peşine düşmek yerine kamuoyunun gazını alacak, önceden yazılmış bir senaryoyu onaylama merciine dönüştü.

Medya ve yargı el ele vererek, toplumun adalet arayışını tahrif edilmiş bir dramaya dönüştürdü. Sorulması gereken temel sorular —kurumsal ihmaller, çeteleşmiş yapılar veya failleri koruyan güç ağları— bu magazinel perdenin arkasında gözden kaçırıldı. Tıpkı filmdeki mahkeme kurulunun, kadının suçlu olup olmadığına değil, sunulan anlatının ne kadar "ikna edici" olduğuna odaklanması gibi; Türkiye kamuoyu da gerçeğe değil, kendisine sunulan en kullanışlı hikayeye razı edilmeye çalışıldı.

Rızanın İmalatı ve Toplumsal Histeri

Medya ve iktidar ilişkilerini inceleyen Edward S. Herman ve Noam Chomsky, meşhur Rızanın İmalatı (Manufacturing Consent) tezlerinde kitle iletişim araçlarının gerçeği aktarma işlevini çoktan yitirdiğini, aksine egemen güçlerin çıkarlarına uygun bir "kamusal rıza" ürettiğini savunurlar. Bu rıza imalatı sadece siyasi alanda değil, mahkeme salonlarında da devrededir. Medya ve kamu otoritesi el ele vererek önce bir hikaye kurgular, ardından bu hikayeyi kitlelerin zihnine kazıyarak adaleti bir algı yönetimine kurban eder.

Dünya yargı tarihi, medyanın kamuoyunu kışkırttığı ve adli mekanizmaları tahrif ettiği skandal yönlendirmelerle doludur. Bunun en çarpıcı örneklerinden biri ABD’deki meşhur Central Park Beşlisi (Central Park Five) davasıdır. 1989 yılında New York’ta saldırıya uğrayan bir kadının ardından medya, siyah ve Latin kökenli beş genci gazetelerin manşetlerinde "yırtıcı canavarlar" ilan etmişti. Yayınlarla beslenen toplumsal histeri adli makamları öyle bir baskı altına aldı ki, hiçbir somut DNA delili olmamasına rağmen bu beş çocuk yıllarca hapis yattı. Yıllar sonra gerçek fail ortaya çıktığında ve masumiyetleri kanıtlandığında, medyanın imal ettiği o "sahte hakikatin" hayatları nasıl kararttığı anlaşıldı.

İşte medya, bir kez kamuoyunu hedeflediği anlatıya ikna ettiğinde; mahkemeler de gerçeğe göre değil, medyanın pompaladığı o "toplumsal histeriye" göre hareket etmek zorunda bırakılmaktadır. Narin Güran sürecinde de ilk günden itibaren adli makamlar, medyanın ve sosyal medyanın ürettiği spekülatif anlatıların ve sansasyonel başlıkların gölgesinde kalmıştır.

Bölgesel Hafıza ve Kurumsal İflas

Narin Güran davasında ilk günden beri hissettiğimiz o karartma ve yönlendirme hissi, filmin atmosferiyle birebir aynı. Esasen Narin Güran davası ile yakın dönemde yaşanan diğer şüpheli süreçler —örneğin Gülistan Doku ve Rojin Kabaiş vakaları— birlikte ele alındığında çok net bir ortak hat beliriyor. Bu dosyaların ortak noktası yaşanan trajedilerle ya da faillerin korunma biçimleriyle değil; mağdurların hepsinin Diyarbakırlı olmasıyla dikkat çekicidir. Bu durum, sürecin sıradan bir rastlantı olmadığını; aksine Diyarbakır’ın sembolik bir Kürt coğrafyası olarak özellikle seçildiğini ve stratejik bir kolonyal algı yönetiminin merkezine oturtulduğunu göstermektedir.

Kürt coğrafyasına dönük bu kolonyal manipülasyon mekanizması oldukça tanıdıktır: Adli gerçeklerin ve sistemik sorumlulukların üzeri örtülürken en çok kullanılan kalkan, bölgedeki "namus algısı", "kutsal aile" veya "geleneksel mahremiyet" tabuları olmaktadır. Bir Düşüşün Anatomisi’nde kadının özel hayatı üzerinden nasıl bir algı yaratıldıysa; Narin davasında da aile içi ilişkiler ve namus söylemleri öne çıkarılarak asıl failler, çeteleşmiş yapılar ve siyasi/kurumsal sorumluluklar perdelenmek istenmiştir. Bölge insanı, oryantalist bir bakış açısıyla "zaten kendi içinde karanlık ve feodal" bir topluluk olarak yaftalanmış, böylece devletin ve adli mekanizmaların sorumluluğu ustaca ortadan kaldırılmıştır.

Bu noktada sosyolojik bir tespiti netleştirmek gerekir: Geleneksel ve mikro ölçekli aile içi dayanışma ağları, doğası gereği dar bir koruma çemberi sunabilir; ancak devlet aygıtının, organize suç yapılarının veya medyanın dahil olduğu büyük krizlerde bu yerel bağlar yapısal olarak yetersiz kalır. Şeffaf ve kurumsal denetim araçlarından yoksun olan geleneksel yapılar, bu ölçekteki manipülasyonlar karşısında tek başına direnç üretemez. İşte tam da bu noktada bölgedeki en büyük eksiklik ortaya çıkmaktadır: Geleneksel dayanışmayı dar kalıplara hapsetmek yerine, onu hakiki bir toplumsal güvenceye dönüştürecek yerel, bağımsız ve güçlü sivil toplum örgütlenmelerinin yokluğu. Bölgede bu boyutta, kurumlaşmış ve örgütlü bir dayanışma ağının henüz inşa edilememiş olması, yaşanan krizlerde toplumsal direnci ve adalet arayışını zayıflatmaktadır.

Daha da vahimi, sürecin manipüle edilmesine sadece dışarıdan müdahale edilmedi. Hak savunuculuğunun kalesi olması gereken Diyarbakır Barosu’nun eski yönetimi, açıkça etik ihlali yaparak taraf tuttu ve bu algı operasyonuna yardımcı oldu. Kamuoyunu ve yargıyı doğru yönlendirmesi, ilkesel durması gereken bir kurumun bizzat bu tarafgirliğin parçası haline gelmesini en hafif deyimle kolonyal eziklik ile açıklamak mümkün. Savunmayı temsil eden bir kurumun kamuoyunu tatmin etmek gibi bir görevi yoktur, olamaz. İbretlik bir hukuk skandalı olduğunu söylemek bile utandırıcı.

Nitekim yazının başlığına ilham veren metaforik çerçevenin hakiki karşılığı burada belirir: Bir toplumun sistematik müdahalelerle veya cinayetlerle yüz yüze kalması dışsal bir yıkımdır; ancak o toplumun kendi öz kurumlarının ilkesel ve etik olarak teslim olması, kurumsal bir intihardır. Hakikati savunması gereken yapıların kurgulanmış anlatılara eklemlenmesi, dışarıdan gelen baskılardan çok daha tahripkar bir iç erozyona işaret eder. Asıl toplumsal "düşüş", kurumların kendi varlık nedenlerine yabancılaşması ve ilkesel olarak kendi ipini çekmesiyle başlar.

Şeytantepe Yöntemi ve Örgütlenme İhtiyacı

Tüm bu tablo karşısında, yakın zamanda izlediğim Şeytantepe belgeseli Narin Güran vakasını ve etrafında örülen algı ağını çok ciddi bir şekilde aydınlatmaktadır. Belgesel; medyanın, sosyal medyanın ve kamu otoritesinin el ele vererek kitlesel bir histeriyi nasıl tırmandırdığını ve yapay günah keçileri ürettiğini çok net ortaya koyuyor. Gülistan Doku’nun kayboluşunda, Rojin Kabaiş’in şüpheli ölümünde ve Narin’in katledilmesinde tam olarak bu "Şeytantepe yöntemi" uygulandı. Troller, algı hesapları, güdülenmiş medya ve tarafsızlığını yitiren yerel aktörler üzerinden toplumun öfkesi gerçek faillerden uzaklaştırılıp magazinleştirilmiş senaryolara yönlendirildi.

Geleneksel dayanışma ağlarının tek başına göğüsleyemediği ve mevcut kurumların erozyona uğradığı bu karmaşık krizlerde, bölgede güçlü ve bağımsız bir dayanışma ağının kurulması acil ve hayati bir zorunluluktur. Kolonyal manipülasyonlara, yargı tahrifatına ve siyasi karartmalara karşı toplumsal hakikati savunabilmenin tek yolu; yerel dinamiklerden beslenen ama ilkeli, şeffaf, hak odaklı sivil toplum kuruluşlarını, kadın hareketlerini ve bağımsız örgütlenmeleri hayata geçirmektir.

Bu çerçevede atılması gereken adımlar nettir:

  • Bölgedeki sivil toplum eksikliğini giderecek, dar ve geleneksel bağları aşan kurumsal ve güçlü bir dayanışma ağının acilen inşa edilmesi,
  • Hak savunucusu kurumların kendi ilkesel duruşlarını ve kamuoyu nezdindeki güvenilirliklerini koruyacak iç denetim mekanizmalarını kararlılıkla işletmesi,
  • Ve toplumun resmi anlatılara ve güdülenmiş medyaya muhtaç kalmayacağı bağımsız bilgi ve adalet hatlarını geliştirmesidir.

Bölgede yerel dayanışma enerjisini güçlü, bağımsız ve sivil bir örgütlenme ağıyla tahkim edemediğimiz sürece, her cinayette ve her kayıp dosyasında muktedirlerin kurguladığı senaryoları izlemekle yetinmek zorunda kalacağız.

Sonuç: Bir Hikayeye İnanmak Zorunda Değiliz

Bir Düşüşün Anatomisi’nin sonunda küçük Daniel, köpeği üzerinde yaptığı deney ve zihninde birleştirdiği parçalarla babasının intihar ettiğine inanmayı seçmişti; çünkü film de yargı süreci de bir noktada karara varıp bir finale bağlanmak zorundaydı.

Ama bir toplum olarak bizim, önümüze konan senaryolara "inanmayı seçme" veya kurgulanmış bir finale razı gelme lüksümüz yok. Narin Güran, Rojin Kabaiş ve Gülistan Doku için gerçek adalet:

  • Dayanışmayı sivil, yerel örgütlenmeler ve güçlü sivil toplum mekanizmalarıyla kamusal bir güce dönüştürmekle,
  • Yargının, medyanın ve baro gibi kilit kurumların algı operasyonlarından ve etik tahrifatlardan temizlenmesiyle,
  • Ve en önemlisi, gücü elinde tutanların ve onların yerel işbirlikçilerinin yazdığı hazır senaryoları reddedip hakikatte ısrar etmekle mümkündür.

Aksi halde adalet, 12 Kızgın Adam’ın aradığı o bağımsız vicdan değil; muktedirlerin yazıp oynadığı, bizim de izlemeye zorlandığımız trajik bir tiyatro oyunu olarak kalmaya devam edecektir.

İlgili haberler