
BİR, İKİ, ÜÇ, DÖRT, BEŞ
Kelime hazinemiz ne kadar geniş ise o kadar fazla dünür ve düşüncelerimizi ifade ederiz.
Ne kadar çok kelime bilirsek, yani kelime hazinemiz ne kadar geniş olursa o kadar fazla düşünebilir, düşüncelerimizi o kadar iyi ifade edebiliriz. Onun için kelimeler ve kelime hazinemizin zenginliği çok önemlidir. Müsaadenizle bir şey anlatayım.
Adını, yerini ve yaşadığı zamanı bilmediğim bir kabile hakkında bir hikâye duydum. Bu kabile en fazla beşe kadar sayabiliyormuş. Bir, iki, üç, dört ve beş... Bu kadar, gerisi yok. Bu kabileye 30 koyun vermişler ve “Sayın bakalım.” demişler. Nasıl sayarlar? Tahmin ettiğiniz gibi, gruplayarak sayarlar. Peki, beraber sayalım.
Bir, iki, üç, dört, beş... Birinci beş.
Bir, iki, üç, dört, beş... İkinci beş.
Bir, iki, üç, dört, beş... Üçüncü beş.
Bir, iki, üç, dört, beş... Dördüncü beş.
Bir, iki, üç, dört, beş... Beşinci beş.
E, sonra? Sonrası bitti. Bildikleri sayı kelimeleri burada bitiyor. Bu hikâyedeki sayma yöntemiyle en fazla 25 koyun sayabilirler.
Eğer “altı” kelimesini bilselerdi o zaman gruplayarak 36 koyun sayabilirlerdi. Bir başka kelimeyi, “yedi” kelimesini bilselerdi 49 koyun sayarlardı. Kelimelerin önemini görebiliyor musunuz?
Elbette bu, temsilî bir hikâye. İnsanlar kelimeler olmadan da düşünebilir, miktarları kavrayabilir. Ama kelimeler düşüncelerimizi geliştirmemize, derinleştirmemize ve ifade etmemize yardımcı olur. Kelime hazinemiz zenginleştikçe düşüncelerimizi daha rahat ifade edebiliriz.
Kelimeler bu kadar önemlidir. Şimdilerde devede kulak kalan, neredeyse göz boyamak için açılan Kürtçe seçmeli derslere —ki ben bunu da önemsiyorum— mukabil, onlarca yıl bu ülkede Kürtçe yasak edildi. Konuşulan kelime başına para cezası ödendiği zamanlar oldu. Kürtler kendi dillerinde okuyup yazamayınca bilim, teknoloji ve sosyal alanlarda yeni kelimeler üretme imkânından mahrum bırakıldılar. Düşünmenin yapı taşları kelimelerdir. Yeni yapı taşları olmayınca çağın gereklerine göre düşüncelerini kendi dillerinde inşa etmeleri zorlaştırıldı.
Dahası, bir millet düşünce itibarıyla âdeta iğdiş edildi. Kürtlerin Türkçeyi yoğun olarak kullanmaları son 25-30 yıla tekabül eder. Çoğunluğu hâlâ Türkçeye yeterince hâkim değil. Kürtçe eğitim, gazete, radyo ve televizyon olmayınca, Türkçe bilmeyen Kürtler —ki uzun yıllar çoğunluk onlardı— 70-80 sene boyunca kendi dillerinde okumaktan, düşünmekten, fikir geliştirmekten; bunlar bir yana, haber öğrenip analiz yapmaktan bile mahrum bırakıldılar.
Bu bir yana, yasaklarla Kürtçe büyük ölçüde günlük konuşma seviyesine itildi. Oysa Bediüzzaman'ın Münâzarât isimli eserinde şu satırlar yazıyor:
“Hâmisen: Ben, Kürtçe düşünürüm, Türkçe ve Arapça yazıyorum. Matbaa-i hayaldeki mütercim acemi; ya kalbin sözünü iyi anlamıyor veya lisânın diline âşinâ değildir. Hem, Türkçenin sarf nahivini bilmediğimden, mânâya giydirdiğim üslûbun düğmeleri pek karışık oluyor.”
Yurt dışına çıkmadan, ikinci bir dilde yazmak zorunda kalmadan bunu tam anlamıyla anlayamamıştım. Şimdi ben Türkçede on şey düşünüyorum ama İngilizce yazınca ancak üçünü yazabiliyorum. Risale-i Nurların tefekkürü, müktesebatı ve orijinalliği ortadadır. Bu eserler, Kürtçe düşüncenin ancak Üstad'ın ikinci dili olan Türkçeye yansımış hâlleridir.
Bir Üstad'ın düşünce dili olan Kürtçenin eserlerine bakıyorum, bir de şimdi düşüncelerimi ifade edemediğim kendi Kürtçeme bakıyorum ve çok kızıyorum. Kur'an'a, İslam'a, insanlığa ve kardeşlik hukukuna aykırı bu alçakça yasak karşısında çok kızıyorum, çok öfkeleniyorum.
Çünkü yıllarca Kürtler kelime hazinelerini yeterince zenginleştiremedi, yeni kelimeler türetme ve geliştirme imkânından mahrum bırakıldı. Dolayısıyla kendi dillerinde düşünmelerine, düşüncelerini ifade etmelerine mâni olundu. Bu ne korkunç bir ihanet, bu ne düşmanlıktır! Kürtlere —güya— “kardeş” diyenlerden bu ihaneti görmezlikten gelenlere, başını çevirenlere, hele hele savunanlara çok kızıyorum.
Benim itirazım sadece Kürtçeye yapılan haksızlığa değil. Bugün Kürtçeye yapılanı yarın Türkçeye, Arapçaya, Farsçaya veya başka bir dile yapsalar ona da aynı şekilde karşı çıkarım. Bir insanın ana diline yapılan haksızlık, o insana yapılan haksızlıktır. Hangi milletin dili olursa olsun.
“ÇANÎ, BAŞÎ” İLE KONUŞMAK, KÜRTÇEYİ BÜTÜN İMKÂNLARIYLA KONUŞMAK DEĞİLDİR
“Evinde konuşuyorsun ya, yetmez mi?”
Bu alçakça üstenciliğe çok kızıyorum.
Televizyonlar Türkçe, çarşı pazar Türkçe, gazeteler, radyolar Türkçe... Evde konuşmak yeterli olsaydı ilkokuldan üniversiteye kadar neden Türkçe okutuluyor? Neden edebiyat fakülteleri, Türkçe öğretmenliği bölümleri var? Yanlış anlaşılmasın, bunlar olmasın demiyorum. Aksine, olmalı diyorum. Hatta Amerika'ya 2006 senesinde geldiğimde insanların Türkçe ile İngilizceyi karıştırıp “Turklish” konuşmaları karşısında biraz farkındalık oluşturmak için edebiyat geceleri düzenledim.
İlkokuldan üniversiteye kadar öğrenmek ve öğretmek için Türkçeye bunu hak görüp Kürtçeye kabahat sayılması karşısında çok öfkeleniyorum.
Gaflet içinde olan —ki ben de onlardan biriydim— Kürtlerin “Xocam, istediğimiz yerde artık konuşuyoruz.” ifadeleri beni rahatsız ediyor.
— Çanî, başî?
— Başım, tu çanî?
— Başım, destê te re maç dikim.
Kuro, sen buna Kürtçe konuşmak mı diyorsun?
Elbette bu da Kürtçedir. Elbette bu kelimeler de kıymetlidir. Benim itirazım bu kelimeleri konuşan insanlara değil, koca bir dilin bu birkaç kelimeye mahkûm edilmesinedir.
Bir dille felsefe üretemiyor, düşünce geliştiremiyorsan, fikir beyan ederken —benim gibi— “Kusura bakmayın, Türkçeye geçeceğim.” diyorsan sen Kürtçeyi bütün imkânlarıyla konuşamıyorsun demektir. Eğitim olmadan, Kürtçe okuyup yazmadan yalnızca “çanî, başî” ile yetinmek, Kürtçeyi bütün zenginliğiyle yaşatmak değildir.
Bir dil yalnızca evde, çarşıda, pazarda mı konuşulmalı? O dille bilim yapılmasın mı, kitap yazılmasın mı, felsefe üretilmesin mi? Üniversitelerde okutulmasın mı?
Benim kızdığım budur.
BÖBREĞİMİ ÇALMIŞLAR GİBİ... HAYIR, ZİHNİMİ, HAFIZAMI, RUHUMU ÇALMIŞLAR GİBİ
İlkokula başladığımda Türkçe bilmiyordum. Başladığım günden itibaren Kürtçeyi terk ettim. Kürtçe benim evimdir.
Kırk yıl sonra evime döndüğümde ne oldu? Söyleyeyim size ne olduğunu ama öncesinde şunu anlatayım.
Bursa'dan Van'a gittiğim uzun otobüs yolculuklarından birinde, can sıkıntısıyla otobüste unutulmuş bir gazeteyi evire çevire okuyordum. Bir yerinde şöyle yazıyordu:
“Tanımadığınız kimselerin verdiği yiyecekleri almayın.”
Altında dehşete düşüren şu ifadeler vardı: Birisi kendisine verilen ayranı alıp içmiş. Gözünü açtığında kendisini metruk bir yerde, bir küvetin içinde bulmuş. Dayanılmaz acılar içindeymiş. Sonra anlaşılmış ki adamın böbreğini çalmışlar. Meğer ayrana bir şey katıp adamı uyutmuş, sonra böbreğini çalmışlar.
Bu doğru muydu, bilmiyorum. Ama kırk sene sonra evim olan Kürtçeye döndüğümde evimin harap olduğunu gördüm. Var olan Kürtçemi de unuttuğumu, Kürtçe okuyup —hâlâ— yazamadığımı gördüm. Benim çalınan böbreğim değil; zihnim, ruhum, hafızamdı.
Bu yüzden çok kızıyorum, çok öfkeliyim.
Ama matem zamanı değil. Rahmetli annem derdi:
“Kure min şaya de xwe indanekin, şina de xwe şaş nekin.”
Yani sevinçlerinizde kendinizi kaybetmeyin, acılarınızda şaşırıp kalmayın.
Bu bir şîn ise şaşırmamalıyım. Çalışmak, öğrenmek; şaşırıp yerinde kalakalmaktan daha mantıklı. Öfkelenip kendini yıpratmaktan daha az maliyetli, küfretmekten daha faydalıdır.
O hâlde ne yapmalı?
Kürtçe öğrenmeli, okumalı, yazmalı. Bildiğimiz kelimelerle yetinmemeli, yeni kelimeler öğrenmeli, çocuklarımıza öğretmeliyiz. Kürtçe kitaplar yazmalı, dersler açmalı, okullar kurmalıyız. Kürtçeyi yalnızca günlük konuşmanın değil, bilimin, felsefenin ve edebiyatın da dili hâline getirmek için çalışmalıyız.
Bunu yaparken başka dillere düşmanlık etmeye de gerek yok. Türkçe de öğrenelim, Arapça da, İngilizce de. Ama kendi dilimizi de öğrenelim. Başkalarının dillerine gösterdiğimiz saygıyı kendi dilimizden esirgemeyelim.
Bu yöndeki çabaları görmekten de fevkalade memnunum. Zira Kürtçe yayınevlerinden gazete ve dergilere, oradan uygulamalara kadar uzanan bir gayret görüyorum.
Ben kendi adıma geç kaldım. Ama geç kaldım diye vazgeçecek değilim.
Bir, iki, üç, dört, beş...
Altı, yedi, sekiz...
Öğrenmeye devam edeceğim.