
Bochum’dan Çin’e: Bir Yolculuğun Düşündürdükleri
Geç kalan, yetişemeyen geri kalacak…
Frankfurt’tan kalkacak Çin Hava Yolları’na ait uçağa yetişmek için Bochum’dan trenle Hagen’e, oradan da hızlı trenle Frankfurt’a doğru yola çıktım.
Uzun zamandır Alman demiryollarını kullanmamıştım. Yirmi otuz yıl öncesinden tanıdığım Deutsche Bahn ile bugünkü manzara arasında insanı şaşırtan bir fark vardı.
Raylar, istasyonlar tamiratta, bazı yerlerde tavanlardan sular damlıyor, trenler neredeyse istisnasız gecikiyordu. Bir zamanlar dakikliği, disiplini ve mühendisliğiyle dünyaya örnek gösterilen Almanya’nın demiryolları, sanki ülkenin bugünkü halinin aynasıydı.
Eskiden toplu taşıma araçlarında kitap okumak benim için bir gelenekti. Bu kez yanıma Kudüs Ey Kudüs kitabını almıştım. Üç saatlik yolculukta ve ardından uçakta okuyacaktım.
Kitabı açtım. Bir anda Kudüs’ün sokaklarına, 1947 yılının o heyecanlı günlerine karıştım. Golda Meir ve arkadaşları, Birleşmiş Milletler’de yapılacak oylamanın sonucunu bekliyordu.
Tam o sırada iki koltuk önümde küçük bir hareketlilik başladı.
Ellili yaşlarının sonlarında bir kadın, etrafına yerleştirdiği çantalarıyla koltuğuna kurulmuştu. Bir durak sonra aynı yaşlarda bir Alman geldi. Kadına yanlış yerde oturduğunu, koltuğun kendisine rezerve edildiğini söyledi.
Sözleri görünüşte bir ricaydı ama sesinin tonunda ricadan çok emir vardı. Adam kendinden o kadar emindi ki kadın birkaç şey söyledikten sonra eşyalarını toplayıp kalktı.
Ben yeniden Kudüs’e döndüm.
BM oylaması sonuçlanmış, iki devletli çözüm kabul edilmişti. Yahudiler sokaklara dökülmüş, sevinç gösterileri başlamıştı.
“Artık bizim de bir devletimiz olacak!”
Ancak bazı Yahudi önderler, coşkunun ortasında yaklaşan uzun savaşın hesaplarını yapıyordu. Bir devletin ilan edilmesiyle her şeyin bitmeyeceğini biliyorlardı.
O sırada kadın, yanında kondüktörle geri döndü.
Kondüktör, büyük bir özgüvenle kadının yerine yerleşen adamın biletini kontrol etti.
— Burası sizin yeriniz değil. Sizin koltuğunuz 34B, üç sıra ileride, dedi.
Az önce kadını yerinden kaldıran adam bu kez kendi eşyalarını topladı. Kadın yeniden yerine oturdu.
Adam yine de susmadı. Kondüktöre Deutsche Bahn’ın eksikliklerini anlatmaya girişti.
Kondüktör kısa bir cevap verdi:
— Onlar ayrı mesele. Ama bu olayda haksız olan Deutsche Bahn değil, sizsiniz.
İçimden gülümsedim.
Küçücük bir koltuk meselesinde bile karşısındakini dinlemeye ihtiyaç duymayan o tartışılmaz haklılık duygusu…
Yeniden kitaba döndüm.
Kudüs’te Yahudiler mekik dokuyordu. Daha düne kadar İngiliz yönetimince aranan insanlar sokaklardaydı. Hatta bazı İngiliz subayları bile sevinç gösterilerine katılıyordu.
Kitap, Holokost’un ardından Yahudilerin devlet kurma mücadelesini anlatıyordu.
O satırları Almanya’da, bir trenin içinde okumak tuhaf bir duyguydu.
Çünkü bu topraklarda, bu demiryollarında insanlar bir zamanlar vagonlara doldurulup toplama kamplarına götürülmüştü. Nereye götürüldüklerini merak etmeyen, görüp de görmezden gelen sıradan insanlar da vardı.
O trenlerden sağ çıkabilenlerin bir bölümü, yıllar sonra kendilerine bir devlet kurmak için dünyanın başka bir köşesinde olağanüstü bir çabanın içine girmişti.
Tarih bazen insanın önüne böyle garip karşılaşmalar çıkarıyor.
Bir yanda Almanya’nın geçmişi, diğer yanda bugünkü küçük üstünlük gösterileri. Elbette tek bir insanın davranışıyla bir toplum yargılanamaz. Ama o kendinden emin tavır, bana tarihten kalma bazı alışkanlıkları hatırlattı.
Üstelik geçmişin disiplinli, çalışkan, mühendislik harikaları yaratan Almanya’sının altyapısı da gözlerimin önünde dökülüyordu.
Sanki eski üstünlük duygusundan bir şeyler kalmış, fakat o üstünlüğü yaratan çalışma ruhundan çok şey eksilmişti.
Ve zihnimde Çin belirdi.
Sanki Almanya’nın yitirmeye başladığı çalışma disiplini, üretme tutkusu ve mühendislik heyecanı dünyanın öbür ucuna göç etmişti.
Çin’e vardığınızda ilk dikkatinizi çeken yalnızca gökdelenler, devasa istasyonlar ve modern havaalanları değil, hayatın temposu oluyor.
Bir yanda yıkım, diğer yanda yeniden inşa. Her köşe başında küçük büyük atölyeler, gece gündüz çalışan insanlar, durmaksızın üretilen ve birleştirilen parçalar…
Sanki ilan edilmemiş bir çalışma seferberliği var.
Geceyle gündüz arasındaki sınır silinmiş. Gece yarısına kadar sokaklar, dükkânlar, atölyeler canlı.
İnsanın aklına görünmeyen bir generalin bütün halka seslendiği geliyor:
“Çağ atlayacağız! Bunun için herkes gece gündüz çalışacak, üretecek, öğrenecek!”
Ve sanki milyonlarca insan bu çağrıya cevap vermiş.
Dünya da buraya akıyor. Devasa fuarlarda haftalar süren tanıtımlar, görüşmeler, ticari ilişkiler… Dünyanın her köşesinden insanlar geliyor, anlaşmalar yapılıyor, mallar alınıp satılıyor.
Bütün bu hareketin arkasında tek bir kelime var:
HIZ.
Hızlı üret, hızlı öğren, hızlı değiş. Gerisi gelir.
Ve geliyor da.
2000’li yıllarda hızlanan bu dönüşüm, devasa bir köylü toplumunu, üreten, kentleşen ve dünyayla yarışan yeni bir medeniyete dönüştürüyor.
Bu manzaraya bakarken insanın aklına bir arı kovanı geliyor.
Arılar kovanın içinde öylesine yoğun çalışırlar ki sanki dışarıda başka bir dünya yoktur. Ama onların çalışması yalnızca kovanla sınırlı kalmaz. Çiçekler döllenir, doğa değişir, hayat çoğalır.
Çin de öyle. Kendi içinde başlattığı üretim hareketiyle artık dış dünyayı da değiştiriyor.
Dünyayı bir hız yarışına davet ediyor.
Geç kalan, yetişemeyen geri kalacak.
Bütün bunları düşünürken aklım ister istemez Kürtlere gidiyor.
Bu büyük hız yarışına yetişmeye çalışan Kürtler de var.
Bir kısmı, Kudüs’teki Yahudiler gibi, bütün enerjisini Kürdistan’a, bir halkın özgürlüğüne ve kendi geleceğini kurma mücadelesine yoğunlaştırmış.
Bir başka kısmı ise Çinliler gibi işine gömülmüş. Atölyeler kuruyor, fabrikalar açıyor, ticaret yapıyor, dünyanın dört bir yanında ilişkiler geliştiriyor. Çalışıyor, biriktiriyor, büyüyor.
Ama çoğu zaman bu iki dünya birbirinden kopuk ilerliyor.
Oysa asıl mesele bu iki enerjiyi buluşturabilmekte.
Kudüs’ün tarihsel bilinciyle Çin’in üretim heyecanını birleştirmek.
Yalnızca bir ülkenin hayalini kurmak yetmez. O ülkeyi ayakta tutacak bilgiyi, ekonomiyi, teknolojiyi ve kurumları da yaratmak gerekir.
Yalnızca para kazanmak, fabrika kurmak, ticarette başarılı olmak da yetmez. Bütün bu birikimin kendi toplumunun geleceğiyle buluşması gerekir.
Hem Kudüs, hem iş, hem de hız olmalı.
Kürtlerde bu potansiyel var.
Dünyanın dört bir yanında başarılı iş insanları, mühendisler, bilim insanları, sanatçılar ve girişimciler yetişiyor. Zor koşullarda ayakta kalmayı öğrenmiş, yokluk içinde imkân yaratmış büyük bir insan enerjisi var.
Eksik olan, bu dağınık enerjinin ortak bir güce dönüşmesi.
Tıpkı arı kovanında olduğu gibi.
Bochum’dan Frankfurt’a giderken elimde Kudüs’ün hikâyesi vardı. Frankfurt’tan Çin’e uçarken zihnimde Almanya’nın yorgun demiryolları, Kudüs’ün heyecanlı sokakları ve Çin’in durmaksızın çalışan atölyeleri birbirine karışıyordu.
Üç ayrı coğrafya, üç ayrı tarih, üç ayrı zaman…
Birinde geçmişin ihtişamı aşınıyor.
Birinde bir halk, büyük felaketlerin ardından kendine bir gelecek kurmaya çalışıyor.
Diğerinde milyonlarca insan, durmadan üreterek geleceği bugünden inşa ediyor.
Ve ben bütün bunların arasında kendi halkımı düşünüyorum.
Bizim de bir kovanımız var. Çalışkan arılarımız, büyük hayallerimiz, birikmiş enerjimiz var.
Bakalım bizim kovan ne zaman kendi içindeki üretim ve mücadeleyi birleştirip dış dünyayı da etkileyecek güce ulaşacak?
Ne zaman kendi doruğuna varacak?
Tren gecikmişti.
Ama zihnimde artık trenin gecikmesinden daha büyük bir soru vardı:
Biz tarihin hızlanan trenine yetişebilecek miyiz?
Ji Bochumê heta Çînê: Tiştên ku rêwîtiyekê tîne bîra mirov
Yê ku dereng bimîne, yê ku negihîje dê paş de bimîne…
Ji bo ku ez bigihîjim balafira Hêlên Hewayî yên Çînê ya ku dê ji Frankfurtê rabûya, min ji Bochumê bi trênê berê xwe da Hagenê, ji wir jî bi trênê lezgîn ber bi Frankfurtê ve ketim rê.
Demeke dirêj bû min trênên Almanyayê bi kar neanîbû. Di navbera Deutsche Bahn a ku min bîst-sî sal berê nas dikir û dîmena îro de ferqeke ku mirov matmayî dihêle hebû.
Rêyên trênê û îstasyon di temîrê de ne, li hin cihan ji banan av dilop dike, trênan hema bêje bê îstîsna dereng diketin. Rêyên trênê yên Almanyayê ku rojekê bi deqîqî, dîsîplîn û endezyariya xwe wekî mînakek ji cîhanê re dihat nîşandan, mîna ku neynika rewşa îro ya welêt bû.
Berê xwendina pirtûkan di wesayîtên veguhastina giştî de ji bo min kevneşopiyek bû. Vê carê min pirtûka "Quds ey Quds" bi xwe re anîbû. Min dê di rêwîtiya sê saetan de û piştre jî di balafirê de bixwenda.
Min pirtûk vekir. Di kêliyekê de ez tevlî kolanên Qudsê û rojên tije heyecan ên sala 1947an bûm. Golda Meir û hevalên wê li benda encama dengdana ku dê li Neteweyên Yekbûyî bihata kirin bûn.
Tam di wê kêliyê de, du kursî li pêşiya min tevgereke biçûk dest pê kir.
Jineke di dawiya pêncî saliya xwe de, bi çenteyên ku li derdora xwe danîbûn, li ser kursiya xwe rûniştibû. Piştî rawestgehekê, mêrekî alman ê heman temenî hat. Ji jinê re got ku ew li cihê şaş rûniştiye û kursî ji bo wî hatiye rezervkirin.
Gotinên wî di xuyayî de daxwazek bûn, lê di tonê dengê wî de zêdetir ferman hebû ne daxwaz. Mêrik ewqasî bi xwe bawer bû ku jinê piştî çend gotinan eşyayên xwe kom kirin û rabû.
Ez dîsa vegeriyam Qudsê.
Dengdana NY encam dabû û çareseriya du dewletî hatibû qebûlkirin. Cihû derketibûn kolanan û şahiyên kêfxweşiyê dest pê kiribûn.
“Êdî dewleta me jî wê hebe!”
Lê belê hin rêberên cihû, di nava vê coşê de hesabê şerê dirêj ê ku dihat kirin. Wan dizanibû ku bi ragihandina dewletekê re her tişt naqede.
Wê demê jin, bi kondoktorê li kêleka xwe re vegeriya.
Kondoktor, bi baweriyeke mezin bilêta mêrikê ku li cihê jinê rûniştibû kontrol kir.
— Ev ne cihê we ye. Kursiya we 34B ye, sê rêz li pêş e, got.
Mêrikê ku hinek berê jin ji cihê wê rakiribû, vê carê eşyayên xwe kom kirin. Jin cardin li cihê xwe rûnişt.
Mêrik dîsa jî bêdeng nema. Dest bi vegotina kêmasiyên Deutsche Bahnê ji kontrolor re kir.
Kontrolor bersiveke kurt da:
— Ew mijarên cuda ne. Lê di vê bûyerê de yê neheq ne Deutsche Bahn e, hûn in.
Min di dilê xwe de keniya.
Di mijareke kursiyê ya pir biçûk de jî, ew hestiya mafdariya bêguman a ku pêdiviya wê bi guhdarîkirina aliyê din tune ye...
Ez dîsa vegeriyam pirtûkê.
Li Qudsê Cihûyan çûn û hatin dikirin. Heta duh jî mirovên ku ji aliyê rêveberiya Îngilîzan ve dihatin lêgerîn, li kolanan bûn. Heta hin efserên Îngilîz jî beşdarî şahiyan dibûn.
Pirtûkê, piştî Holokostê têkoşîna Cihûyan a ji bo avakirina dewletê vedigot.
Xwendina wan rêzan li Almanyayê, di nava trênê de hestekî xerîb bû.
Ji ber ku li van axan, li van rêyên hesinî, mirov carekê di nav vagonan de dihatin dagirtin û dibirin kampên komkirinê. Mirovên asayî yên ku meraq nedikirin ew dibin ku derê, yên ku didîtin û xwe li nezanînê didan jî hebûn.
Beşek ji wan kesên ku ji wan trênan sax derketin, piştî salan ji bo ku dewletekê ji xwe re ava bikin, li quncikeke din a cîhanê ketibûn nava hewldaneke awarte.
Dîrok carinan li pêşiya mirov bi vî rengî hevdîtinên ecêb derdixe.
Li aliyekî rabirdûya Almanyayê, li aliyê din jî nîşaneyên serdestiyê yên biçûk ên îro hene. Bêguman mirov nikare bi tevgerên kesekî tenê, civakekê dadbar bike. Lê ew helwesta xwe-bi-bawer, hin adetên ku ji dîrokê mane anîn bîra min.
Wekî din, binesaziya Almanyaya ku berê disiplîn, kedkar û afirînera ecêbên endezyariyê bû, li ber çavên min dihilweşiya.
Wisa dihat xuyakirin ku ji hestê serdestiya kevin hinek tişt mane, lê ji wî ruhê xebatê yê ku ew serdestî afirandiye, gelek tişt kêm bûne.
Û di hişê min de Çîn derket pêş.
Wisa dihat xuyakirin ku disiplîna xebatê, hewesa hilberînê û kelecana endezyariyê ya ku Almanya dest pê kiriye winda bike, koçî wî aliyê din ê dinyayê kiriye.
Dema hûn digihîjin Çînê, tişta ku herî zêde bala we dikişîne ne tenê avahiyên bilind, îstgehên mezin û balafirgehên modern in, belkî leza jiyanê ye.
Li aliyekî hilweşîn, li aliyê din ji nû ve avakirin. Li her quncikê kargehên biçûk û mezin, mirovên ku şev û roj dixebitin, perçeyên ku bê navber tên hilberandin û sazkirin…
Wisa diyar e ku seferberiyeke xebatê ya nehatî ragihandin heye.
Sînorê di navbera şev û rojê de hatiye jêbirin. Heta nîvê şevê kolan, dikan û atolye zindî ne.
Mirov difikire ku generalekî nedîtî bang li hemû gel dike:
“Em ê serdemekê biguherînin! Ji bo vê divê her kes şev û roj bixebite, hilberîne û fêr bibe!”
Û wisa xuya dike ku bi milyonan kes bersiva vê bangê dane.
Cîhan jî ber bi vir ve diherike. Di pêşangehên mezin de danasîn, hevdîtin û têkiliyên bazirganî yên ku hefteyan dikişînin… Mirov ji her aliyê cîhanê tên, peyman tên îmzekirin, mal tên kirîn û firotin.
Li pişt vê tevgerê peyveke tenê heye:
LEZ.
Zû hilberîne, zû fêr bibe, zû biguhere. Yên din dê li pey werin.
Û ew jî tên.
Ev veguherîna ku di salên 2000î de lez girt, civakeke gundî ya mezin vediguherîne şaristaniyeke nû ya ku hildiberîne, bajariyan dibe û bi cîhanê re pêşbaziyê dike.
Dema mirov li vê dîmenê dinêre, mirov kovaneke hingiv tîne bîra xwe.
Mêşên hingiv di hundirê kovanê de ewqas bi dijwarî dixebitin ku mirov difikire li derve cîhaneke din tune ye. Lê xebata wan tenê bi kovanê re sînordar namîne. Kulîlk tên tozandin, xwezayê diguhere û jiyan zêde dibe.
Çîn jî wisa ye. Bi tevgera hilberînê ya ku di nava xwe de daye destpêkirin, êdî cîhana derve jî diguherîne.
Cîhanê vedixwîne pêşbirka lezê.
Yê ku dereng maye û nikare xwe bigihîne, dê paş de bimîne.
Dema ez van hemûyan difikirim, hişê min bêyî ku bixwazim diçe ser Kurdan.
Kurên ku hewl didin xwe bigihînin vê pêşbirka mezin a lezê jî hene.
Beşek ji wan, mîna Cihûyên li Qudsê, hemû enerjiya xwe li ser Kurdistanê, li ser azadiya gel û têkoşîna avakirina paşeroja xwe kom kirine.
Beşek din jî mîna Çîniyan di karê xwe de xeniqîne. Atolyeyan ava dikin, kargehan vedikin, bazirganiyê dikin û li çar aliyên cîhanê têkiliyan pêş dixin. Kar dikin, kom dikin û mezin dibin.
Lê pir caran ev her du cîhan ji hev qut dimeşin.
Lê belê meseleya sereke ew e ku mirov bikaribe van her du enerjiyan bi hev re bîne.
Hişmendiya dîrokî ya Qudsê bi coşa hilberînê ya Çînê re bike yek.
Tenê xeyalkirina welatekî têrê nake. Pêwîst e mirov zanîn, aborî, teknolojî û saziyên ku wê wî welatî li ser piyan bihêlin jî biafirîne.
Tenê pere qezenckirin, kargeh avakirin û di bazirganiyê de serkeftîbûn jî têrê nake. Pêwîst e ev hemû berhevok bi paşeroja civaka xwe re bigihêje hev.
Divê hem Quds, hem kar û hem jî lez hebe.
Di nav kurdan de ev potansiyel heye.
Li çar aliyên cîhanê karsaz, endezyar, zanyar, hunermend û karsazên serkeftî mezin dibin. Enerjiyeke mezin a mirovan heye ku fêr bûne di şert û mercên dijwar de li ser piyan bimînin û di nav tunebûnê de derfetan biafirînin.
Tiştê ku kêm e, veguherîna vê enerjiya belavbûyî ya bo hêzeke hevpar e.
Tam wekî di kovanên hingiv de.
Dema ku ez ji Bochumê diçûm Frankfurtê, çîroka Qudsê di destê min de bû. Dema ku ez ji Frankfurtê ber bi Çînê ve difiriyam, di hişê min de rêyên hesinî yên westiyayî yên Almanyayê, kolanên bi heyecan ên Qudsê û atolyeyên Çînê yên ku bê navber dixebitin, tevlîhev dibûn.
Sê erdnîgariyên cuda, sê dîrokên cuda, sê demên cuda…
Di yekê de rûmeta paşerojê dihele.
Di yekê de gelêk, piştî karesatên mezin hewl dide ji bo xwe paşerojekê ava bike.
Di ya din de bi milyonan mirov, bi bêrawestan hilberînê dikin û paşerojê ji îro ve ava dikin.
Û ez di nav van hemûyan de li ser gelê xwe difikirim.
Kovaneke me jî heye. Hingivên me yên kedkar, xeyalên me yên mezin û enerjiya me ya kom bûyî heye.
Ka em binêrin ka kovanê me kengî dê berhemhênan û têkoşîna xwe ya navxweyî bike yek û bigihîje wê hêzê ku bandorê li cîhana derve jî bike?
Kengî dê bigihîje lûtkeya xwe?
Trên dereng mabû.
Lê di hişê min de êdî pirseke ji derengmayîna trênê mezintir hebû:
Gelo em ê karibin xwe bigihînin trêna dîrokê ya ku leza xwe zêde dike?
لە بۆخومەوە بۆ چین: ئەوەی گەشتێک بیرمان دەخاتەوە
ئەوەی دواکەوت و نەگەیشت، دوا دەکەوێت...
بۆ ئەوەی بگەم بەو فڕۆکەیەی هێڵی ئاسمانی چین کە لە فرانکفۆرتەوە هەڵدەفڕێت، لە بۆخومەوە بە شەمەندەفەر بەرەو هاگن و لەوێشەوە بە شەمەندەفەری خێرا بەرەو فرانکفۆرت کەوتمە ڕێ.
ماوەیەکی زۆر بوو شەمەندەفەرەکانی ئەڵمانیام بەکار نەهێنابوو. جیاوازییەکی سەرسوڕهێنەر لە نێوان ئەو دۆیچە بانەی کە بیست یان سی ساڵ لەمەوبەر دەمناسی و دیمەنی ئەمڕۆدا هەبوو.
هێڵەکانی شەمەندەفەر و وێستگەکان لە نۆژەنکردنەوەدان، لە هەندێک شوێن ئاو لە سەقفەکانەوە دەتکێت، شەمەندەفەرەکان بێ جیاوازی هەموویان دواکەوتبوون. شەمەندەفەرەکانی ئەڵمانیا کە ڕۆژگارێک بە وردبینی، ڕێکخستن و ئەندازیارییەکەیانەوە وەک نموونەیەک بۆ جیهان دەهێنرانەوە، وەک ئەوە وابوو ئاوێنەی دۆخی ئەمڕۆی وڵاتەکە بن.
پێشتر خوێندنەوەی کتێب لە ئامرازەکانی گواستنەوەی گشتیدا بۆ من نەریتێک بوو. ئەمجارە کتێبی "قودس ئەی قودس"-م لەگەڵ خۆم بردبوو. دەبوو لە گەشتە سێ کاتژمێرییەکە و دواتریش لەناو فڕۆکەکەدا بیخوێنمەوە.
کتێبەکەم کردەوە. لەناکاو تێکەڵ بە شەقامەکانی قودس و ڕۆژە پڕ جۆش و خرۆشەکانی ساڵی ١٩٤٧ بووم. گۆڵدا مائیر و هاوڕێکانی چاوەڕێی ئەنجامی ئەو دەنگدانە بوون کە بڕیار بوو لە نەتەوە یەکگرتووەکان ئەنجام بدرێت.
هەر لەو ساتەدا، دوو کورسی پێش خۆم جوڵەیەکی بچووک دەستی پێکرد.
ژنێک کە تەمەنی بەرەو کۆتایی پەنجاکان دەچوو، بە جانتاکانی دەوروبەری خۆیەوە لەسەر کورسییەکەی دانیشتبوو. وێستگەیەک دواتر پیاوێکی ئەڵمانی کە تەمەنی نزیک ئەو بوو هات. بە ژنەکەی وت کە لە شوێنی هەڵە دانیشتووە و کورسییەکە بۆ ئەو ڕیزێرف کراوە.
قسەکانی لە ڕواڵەتدا داواکارییەک بوو، بەڵام لە تۆنی دەنگیدا زیاتر لە داواکاری، فەرمانێک هەبوو. پیاوەکە ئەوەندە دڵنیا بوو لە خۆی، کە ژنەکە دوای ئەوەی چەند شتێکی وت، کەلوپەلەکانی کۆکردەوە و هەستا.
من دیسان گەڕامەوە بۆ قودس.
دەنگدانی نەتەوە یەکگرتووەکان کۆتایی هاتبوو، چارەسەری دوو دەوڵەتی پەسەند کرابوو. جولەکەکان ڕژابوونە سەر شەقامەکان و خۆشی دەربڕین دەستی پێکردبوو.
"ئیتر ئێمەش دەوڵەتێکمان دەبێت!"
بەڵام هەندێک لە سەرکردە جولەکەکان، لە ناو ئەو جۆش و خرۆشەدا، حسابی شەڕێکی درێژخایەنیان دەکرد کە لە پێشەوە بوو. دەیانزانی بە ڕاگەیاندنی دەوڵەتێک هەموو شتێک کۆتایی نایەت.
لەو کاتەدا ژنەکە لەگەڵ کۆندۆکتۆرەکەدا گەڕایەوە.
کۆندۆکتۆرەکە بە متمانەیەکی زۆرەوە بەخۆبوونەوە، بلیتی ئەو پیاوەی پشکنی کە لە شوێنی ژنەکە دانیشتبوو.
- ئەمە شوێنی تۆ نییە. کورسییەکەی تۆ ٣٤بی-یە، سێ ڕیز پێشتر، وتی.
ئەو پیاوەی کەمێک پێش ئێستا ژنەکەی لە شوێنەکەی هەستاندبوو، ئەمجارە خۆی کەلوپەلەکانی کۆکردەوە. ژنەکە دیسان لە شوێنی خۆی دانیشتەوە.
پیاوەکە هەر بێدەنگ نەبوو. دەستی کرد بە گێڕانەوەی کەموکوڕییەکانی کۆمپانیای دۆیچە بان بۆ سەرپەرشتیاری شەمەندەفەرەکە.
سەرپەرشتیارەکە بە کورتی وەڵامی دایەوە:
— ئەوانە مەسەلەی ترن. بەڵام لەم ڕووداوەدا ئەوەی هەڵەیە دۆیچە بان نییە، بەڵکو تۆیت.
لە دڵی خۆمدا زەردەخەنەم کرد.
تەنانەت لە مەسەلەیەکی بچووکی وەک کورسییەکیشدا، ئەو هەستە بەهێزەی "من ڕاستم" کە ڕێگە نادات گوێ لە بەرامبەرەکەت بگریت...
دیسان گەڕامەوە سەر کتێبەکە.
لە قودس جولەکەکان بە هاتوچۆوە بوون. تا دوێنێش ئەو کەسانەی لەلایەن بەڕێوەبەرایەتی بەریتانییەوە داواکراو بوون، لە شەقامەکاندا بوون. تەنانەت هەندێک لە ئەفسەرە بەریتانییەکانیش بەشدارییان لە خۆشی و ئاهەنگەکاندا دەکرد.
کتێبەکە باسی خەباتی جولەکەکانی دەکرد بۆ دامەزراندنی دەوڵەت دوای هۆلۆکۆست.
خوێندنەوەی ئەو دێڕانە لە ئەڵمانیا، لەناو شەمەندەفەرێکدا، هەستێکی سەیر بوو.
چونکە لەم خاکەدا، لەم هێڵی ئاسنینانەدا، ڕۆژگارێک خەڵکیان دەخستە ناو ڤاگۆنەکان و بۆ کەمپەکانی کۆکردنەوە دەیانبردن. خەڵکی ئاساییش هەبوون کە نەدەپرسین بۆ کوێ دەبرێن، یان دەیانبینی و خۆیان لێ گێل دەکرد.
بەشێک لەوانەی لەو شەمەندەفەرانە بە زیندوویی ڕزگاریان بوو، دوای چەند ساڵێک بۆ ئەوەی دەوڵەتێکیان بۆ خۆیان دابمەزرێنن، لە گۆشەیەکی تری جیهاندا کەوتبوونە ناو هەوڵێکی نائاساییەوە.
مێژوو هەندێک جار بەم شێوەیە ڕووبەڕووبوونەوەی سەیر دەخاتە بەردەم مرۆڤ.
لە لایەک مێژووی ئەڵمانیا، لە لایەکی دیکەش نیشاندانی باڵادەستییە بچووکەکانی ئەمڕۆ. بێگومان بە ڕەفتاری تەنها یەک کەس ناتوانرێت کۆمەڵگەیەک دادگایی بکرێت. بەڵام ئەو هەڵوێستە خۆپەسەندەی، هەندێک خووی مێژوویی بیرهێنامەوە.
لەگەڵ ئەوەشدا، ژێرخانی ئەو ئەڵمانیایەی کە لە ڕابردوودا ڕێکخراو و کارامە بوو و سەرسوڕهێنەری ئەندازیاری دروست دەکرد، لە بەرچاومدا تێک دەچوو.
وەک ئەوەی شتێک لە هەستی باڵادەستی کۆن مابێت، بەڵام زۆر شت لەو ڕۆحیەی کارکردن کە ئەو باڵادەستییەی دروست کردبوو، کەم بووبێتەوە.
و لە مێشکمدا چین دەرکەوت.
وەک ئەوەی ئەو دیسپلینی کارکردن و حەزی بەرهەمهێنان و جۆشی ئەندازیارییەی کە ئەڵمانیا دەستی کردبوو بە لەدەستدانی، کۆچی کردبێت بۆ ئەوپەڕی دنیا.
کاتێک دەگەیتە چین، ئەوەی سەرنجت ڕادەکێشێت تەنها باڵەخانە بەرزەکان و وێستگە زەبەلاحەکان و فڕۆکەخانە مۆدێرنەکان نین، بەڵکو خێرایی ژیانە.
لە لایەک وێرانکاری، لە لایەکی دیکەش بنیاتنانەوە. لە هەر گۆشەیەکی شەقامەکاندا کارگەی بچووک و گەورە، خەڵکێک کە شەو و ڕۆژ کار دەکەن، پارچەگەلێک کە بە بێ وەستان بەرهەم دەهێنرێن و کۆ دەکرێنەوە...
وەک ئەوەی هەڵمەتێکی کارکردنی ڕانەگەیەندراو هەبێت.
سنووری نێوان شەو و ڕۆژ سڕاوەتەوە. تا نیوەشەو شەقامەکان، دوکانەکان و کارگەکان زیندوون.
مرۆڤ بیری بۆ ئەوە دەچێت کە جەنەڕاڵێکی نەبینراو بانگەوازی لە هەموو خەڵک کردبێت:
"ئێمە سەردەمێک دەگۆڕین! بۆ ئەمەش دەبێت هەموو کەس شەو و ڕۆژ کار بکات، بەرهەم بهێنێت و فێر ببێت!"
وەک ئەوەی ملیۆنان کەس وەڵامی ئەم بانگەوازەیان دابێتەوە.
جیهانیش بەرەو ئێرە دەڕژێت. لە پێشانگا زەبەلاحەکاندا، هەفتانە ناساندن، گفتوگۆ و پەیوەندی بازرگانی بەردەوامە... خەڵک لە هەموو گۆشەیەکی جیهانەوە دێن، گرێبەست دەکرێن، کاڵا دەکڕدرێت و دەفرۆشرێت.
لە پشتی هەموو ئەم جوڵەیەوە تەنها یەک وشە هەیە:
خێرا.
خێرا بەرهەم بهێنە، خێرا فێر ببە، خێرا گۆڕانکاری بکە. ئەوەی دیکە خۆی دێت.
ئەویش دێت.
ئەم گۆڕانکارییەی کە لە ساڵانی ٢٠٠٠کاندا خێراتر بوو، کۆمەڵگەیەکی گوندنشینی زەبەلاح دەکات بە شارستانیەتێکی نوێ کە بەرهەم دەهێنێت، شارنشین دەبێت و لەگەڵ جیهاندا کێبڕکێ دەکات.
کاتێک مرۆڤ سەیری ئەم دیمەنە دەکات، بیری بۆ شانەی هەنگ دەچێت.
هەنگەکان لە ناو شانەکەدا ئەوەندە بە چڕی کار دەکەن، وەک ئەوەی لە دەرەوەی ئەوان جیهانێکی تر نەبێت. بەڵام کاری ئەوان تەنها لە ناو شانەکەدا نامێنێتەوە. گوڵەکان پیتێن دەکرێن، سروشت دەگۆڕێت و ژیان گەشە دەکات.
چینیش بەو شێوەیەیە. بەو جووڵەی بەرهەمهێنانەی لە ناوخۆی خۆیدا دەستی پێکردووە، ئێستا جیهانی دەرەوەش دەگۆڕێت.
جیهان بانگهێشتی پێشبڕکێیەکی خێرا دەکات.
ئەوەی دوا بکەوێت و نەگات، لە پاشەوە دەمێنێتەوە.
کاتێک بیر لەمانە دەکەمەوە، مێشکم بە ناچاری دەچێتە لای کورد.
کوردیش هەن کە هەوڵ دەدەن خۆیان بەم پێشبڕکێ خێرایە بگەیەنن.
بەشێکیان، وەک جولەکەکانی قودس، هەموو وزەی خۆیان خستووەتە سەر کوردستان، ئازادیی گەلێک و خەبات بۆ بنیاتنانی داهاتووی خۆیان.
بەشەکەی تریان وەک چینییەکان، خۆیان لە کاردا نقووم کردووە. کارگە دادەمەزرێنن، فابریکە دەکەنەوە، بازرگانی دەکەن و لە چوار گۆشەی جیهاندا پەیوەندی پەرەپێدەدەن. کار دەکەن، کۆ دەکەنەوە و گەشە دەکەن.
بەڵام زۆرجار ئەم دوو جیهانە لێک دابڕاون و بە جیا دەڕۆن.
لە کاتێکدا کێشەی سەرەکی ئەوەیە کە بتوانرێت ئەم دوو وزەیە بەیەک بگەیەنرێت.
هۆشیاریی مێژوویی قودس لەگەڵ جۆشوخرۆشیی بەرهەمهێنانی چین تێکەڵ بکرێت.
تەنیا خەون بینین بە وڵاتێکەوە بەس نییە. پێویستە ئەو زانیاری، ئابووری، تەکنەلۆژیا و دامەزراوانەش دروست بکرێن کە ئەو وڵاتە بە پێوە ڕادەگرن.
تەنیا پارە پەیداکردن، فابریکە کردنەوە و سەرکەوتن لە بازرگانیدا بەس نییە. پێویستە هەموو ئەم کۆکردنەوانە لەگەڵ داهاتووی کۆمەڵگەکەی خۆیاندا یەکبگرنەوە.
دەبێت هەم قودس، هەم کار و هەم خێرایی هەبێت.
کورد ئەم توانایەی هەیە.
لە چوار گۆشەی جیهاندا، بازرگان، ئەندازیار، زانایان، هونەرمەندان و داهێنەری سەرکەوتوو پێدەگەن. وزەیەکی گەورەی مرۆیی هەیە کە فێری مانەوە لە دۆخی سەخت بووە و لە نەبوونیدا دەرفەتی دروست کردووە.
ئەوەی کەمی هەیە، گۆڕینی ئەم وزە پەرتەوازەیەیە بۆ هێزێکی هاوبەش.
هەروەک چۆن لە شانەی هەنگدا هەیە.
کاتێک لە بۆخۆمەوە دەچووم بۆ فرانکفۆرت، چیرۆکی قودسم لە دەستدا بوو. کاتێک لە فرانکفۆرتەوە بەرەو چین دەفڕیم، لە مێشکمدا هێڵە ئاسنینە ماندووەکانی ئەڵمانیا، شەقامە پڕ جۆش و خرۆشەکانی قودس و کارگەکانی چین کە بێ وەستان کار دەکەن، تێکەڵ دەبوون.
سێ جوگرافیای جیاواز، سێ مێژووی جیاواز، سێ کاتی جیاواز...
لە یەکێکیاندا شکۆی ڕابردوو بەرەو کاڵبوونەوە دەچێت.
لە یەکێکیاندا گەلێک، دوای کارەساتە گەورەکان هەوڵ دەدات داهاتوویەک بۆ خۆی دروست بکات.
لە ئەوی دیکەیاندا ملیۆنان مرۆڤ، بە بەردەوامی بەرهەمهێنان، داهاتوو لە ئەمڕۆوە بنیاد دەنێن.
و من لە نێوان هەموو ئەمانەدا بیری گەلەکەی خۆم دەکەم.
ئێمەش شانەیەکی هەنگمان هەیە. هەنگە کارامەکانمان، خەونە گەورەکانمان و وزەی کۆبوومان هەیە.
با بزانین کەی شانەی هەنگوینەکەی ئێمە بەرهەمهێنان و خەباتەکەی ناوخۆی خۆی یەکدەخات و دەگاتە ئەو هێزەی کە کاریگەری لەسەر جیهانی دەرەوەش دابنێت؟
کەی دەگاتە لووتکەی خۆی؟
شەمەندەفەرەکە دواکەوتبوو.
بەڵام لە مێشکمدا پرسیارێک هەبوو کە لە دواکەوتنی شەمەندەفەرەکە گەورەتر بوو:
ئایا ئێمە دەتوانین بە شەمەندەفەری خێرا بووی مێژوو بگەین؟
From Bochum to China: What a Journey Makes One Think About
Latecomers, those who can't keep up will fall behind…
To catch a China Airlines flight departing from Frankfurt, I set out from Bochum by train to Hagen, and then by high‑speed train toward Frankfurt.
I hadn't used the German railways in a long time. There was a striking difference between the Deutsche Bahn I knew from twenty or thirty years ago and what I saw today.
The tracks and stations were under repair, water dripped from ceilings in some places, and trains were almost invariably delayed. The German railways, once held up as a global model for punctuality, discipline and engineering, now seemed a mirror of the country's present condition.
Reading in public transport used to be a habit of mine. This time I took the book Jerusalem, Oh Jerusalem with me. I planned to read it during the three‑hour journey and then on the plane.
I opened the book and was instantly transported to the streets of Jerusalem and the charged atmosphere of 1947. Golda Meir and her colleagues were awaiting the outcome of the United Nations vote.
At that moment, a slight commotion began two seats ahead of me.
A woman in her late fifties was seated in her seat, surrounded by the bags she had placed around her. A stop later, a German of the same age arrived. He told the woman that she was sitting in the wrong place and that the seat was reserved for him.
His words seemed like a request, but the tone of his voice carried more command than courtesy. The man was so confident that, after the woman said a few things, she gathered her belongings and got up.
I returned to Jerusalem again.
The UN vote had concluded, and a two‑state solution had been accepted. Jews poured into the streets, and celebrations began.
"We will finally have our own state too!"
Yet some Jewish leaders, amid the jubilation, were calculating the looming long‑term war. They knew that the proclamation of a state would not end everything.
Meanwhile, the woman returned with a conductor beside her.
The conductor, with great confidence, checked the ticket of the man who had taken the woman's seat.
— This is not your seat. Your seat is 34B, three rows ahead, he said.
The man who had just asked the woman to move now gathered his own belongings. The woman sat back down in her place.
The man still didn’t stay silent. He began to point out Deutsche Bahn’s shortcomings to the conductor.
Kondüktör gave a brief reply:
— They’re a separate issue. But in this case the one at fault isn’t Deutsche Bahn, it’s you.
I smiled to myself.
That indefensible sense of being unquestionably right, even over a tiny seat dispute, without needing to listen to the other side…
I returned to the book.
In Jerusalem, Jews were dancing. Until just yesterday, people wanted by the British administration were on the streets. Even some British officers were joining the celebrations.
The book narrated the Jews’ struggle to establish a state after the Holocaust.
Reading those lines inside a train in Germany felt strange.
Because on these lands, on these railways, people had once been packed into wagons and taken to concentration camps. There were also ordinary people who neither wondered where they were being taken nor cared to notice.
A portion of those who survived the trains, years later, threw themselves into an extraordinary effort on another continent to build a state of their own.
History sometimes puts strange encounters in front of a person.
On one side Germany’s past, on the other today’s small displays of superiority. Of course a whole society cannot be judged by the behavior of a single individual. But that self‑assured attitude reminded me of some habits left over from history.
Moreover, the disciplined, hardworking, engineering‑marvel‑creating infrastructure of Germany’s past was unfolding before my eyes.
It seemed as if something from the old sense of superiority remained, yet much of the spirit of work that created that superiority had vanished.
And China appeared in my mind.
It was as if the work discipline, the passion for production and the engineering excitement that Germany has been losing were migrating to the other side of the world.
When you arrive in China, the first thing that catches your eye is not only the skyscrapers, massive stations and modern airports, but the pace of life itself.
On one side destruction, on the other reconstruction. At every corner small and large workshops, people working day and night, parts being continuously manufactured and assembled…
It feels like an unannounced mobilization of labor.
The line between night and day has vanished. Until midnight, streets, shops and workshops remain lively.
It sounds as if an unseen general is addressing the entire public: “We will leap into a new era! For that, everyone will work day and night, produce, and learn!”
And it seems millions have answered that call.
The world flows here as well. Weeks‑long exhibitions at massive fairs, presentations, meetings, commercial ties… People from every corner of the globe arrive, deals are struck, goods are bought and sold.
One word lies behind all this movement: SPEED.
Produce quickly, learn quickly, change quickly. The rest will follow.
And it is coming, too.
In the 2000s, this accelerating transformation is turning a massive rural population into a new civilization that produces, urbanizes and competes with the world.
When looking at this scene, one thinks of a beehive.
Bees work inside the hive with such intensity that it seems there is no other world outside. Yet their labor is not limited to the hive: flowers are pollinated, nature changes, life multiplies.
China is the same. With its own production drive, it is now changing the outside world as well.
It is inviting the world to a speed race.
Those who are late, who cannot keep up, will be left behind.
While thinking about all this, my mind inevitably goes to the Kurds.
There are Kurds also trying to keep up with this great speed race.
A part of them, like the Jews in Jerusalem, have focused all their energy on Kurdistan, on a people's freedom and the struggle to build their own future.
Another part, like the Chinese, is buried in work. They set up workshops, open factories, trade, develop relationships all over the world. They work, they accumulate, they grow.
But most of the time these two worlds move separately.
Yet the real issue is to bring these two energies together.
To combine Jerusalem’s historical consciousness with China’s manufacturing enthusiasm.
Dreaming of just one country is not enough. One must also create the knowledge, economy, technology and institutions that will keep that country standing.
Just making money, building factories, succeeding in trade is not enough either. All this accumulation must meet the future of its own society.
It should involve Jerusalem, work, and speed all at once.
The Kurds have this potential.
Successful entrepreneurs, engineers, scientists, artists and innovators are emerging all over the world. There is a great human energy that has learned to survive under harsh conditions and to create opportunities out of scarcity.
What is missing is the transformation of this scattered energy into a collective force.
Just like in a beehive.
When I traveled from Bochum to Frankfurt, I carried the story of Jerusalem with me. As I flew from Frankfurt to China, my mind blended Germany’s weary railways, Jerusalem’s bustling streets, and China’s nonstop workshops.
Three different geographies, three different histories, three different times…
In one, the splendor of the past is being surpassed.
In another, a people are trying to build a future for themselves after great catastrophes.
In the third, millions are continuously producing, building the future today.
And amid all this, I think of my own people.
We also have a hive. We have diligent bees, big dreams, and accumulated energy.
Let's see when our hive will combine its internal production and struggle and reach a power that can also influence the outside world.
When will it reach its own peak?
The train was delayed.
But in my mind there was now a question larger than the train's delay:
Will we be able to catch up with the accelerating train of history?
از بوخوم تا چین: چیزهایی که یک سفر به ما میآموزد
دیر رسیده، نرسیده باقی میماند…
برای سوار شدن به پروازی از هواپیمایی چین که از فرانکفورت میرسد، از بوخوم با قطار به هاگن و از آنجا با قطار سریعالسیر به سمت فرانکفورت راه افتادم.
مدتی طولانی بود که از راهآهنهای آلمان استفاده نکرده بودم. بین Deutsche Bahn که از بیست یا سی سال پیش میشناختم و منظره امروز تفاوت شگفتانگیزی وجود داشت.
ریلها و ایستگاهها در حال تعمیر بودند، در برخی مکانها آب از سقفها میچکید و قطارها تقریباً بدون استثنا تأخیر داشتند. راهآهن آلمان که روزگاری بهدلیل دقت، انضباط و مهندسیاش به جهان الگو بود، گویی آینهای از وضعیت کنونی کشور بود.
قبلاً خواندن کتاب در وسایل حملونقل عمومی برایم یک سنت بود. این بار کتاب «قدس ای قدس» را به همراه خود برداشتم. قصد داشتم در طول سفر سه ساعته و سپس در هواپیما آن را بخوانم.
کتاب را گشتم. ناگهان به خیابانهای قدس و به روزهای پرهیجان سال ۱۹۴۷ منتقل شدم. گولدا مئیر و همراهانش در انتظار نتیجه رأیگیری سازمان ملل بودند.
در همان لحظه، در دو صندلی جلوی من حرکت کوچکی آغاز شد.
زنی در اواخر دههٔ پنجاه زندگیاش، با چمدانهای اطرافش روی صندلیاش نشسته بود. پس از یک ایستگاه، مرد آلمانیای در همان سن آمد. به زن گفت که در جای اشتباه نشسته و صندلی برای او رزرو شده است.
کلام او ظاهراً یک درخواست به نظر میرسید، اما لحن صدایش بیشتر حکم فرمان بود تا درخواست. مرد آنقدر به خود اطمینان داشت که پس از گفتن چند کلمه توسط زن، وسایلش را جمع کرد و بلند شد.
من دوباره به اورشلیم بازگشتم.
نتیجهٔ رایگیری سازمان ملل اعلام شده بود و راهحل دوکشوری پذیرفته شده بود. یهودیان به خیابانها ریخته بودند و تظاهرات شادی آغاز شده بود.
«اکنون ما هم یک کشور خواهیم داشت!»
اما برخی از رهبران یهودی، در میانهٔ شور و شوق، محاسبهٔ جنگ طولانیتری که در پیش بود را انجام میدادند. آنها میدانستند که اعلام یک کشور، پایان همه چیز را به همراه ندارد.
در همان لحظه، زن همراه با کانداکتور به عقب بازگشت.
کانداکتور با اعتماد بهنفس زیاد بلیط مردی که جای زن را گرفته بود، بررسی کرد.
— اینجا جای شما نیست. صندلی شما ۳۴B است، سه ردیف جلوتر، گفت.
مردی که پیش از این زن را از جایش بلند کرده بود، این بار وسایل خود را جمع کرد. زن دوباره به جای خود نشست.
آدم همچنان ساکت نشد. سعی کرد به کاندکتور دربارهٔ نقصهای Deutsche Bahn بگوید.
کاندکتور پاسخ کوتاهی داد: — آنها مسألهای جداگانهاند. اما در این ماجرا، مسئول نادرست Deutsche Bahn نیست، بلکه شما هستید.
از درون لبخند زدم.
آن حس بیچون و چرای حقدار بودن که حتی در یک مسألهٔ کوچک صندلی هم نیازی به گوش دادن به طرف مقابل ندارد…
دوباره به کتاب برگشتم.
در اورشلیم یهودیان در حال رقص بودند. تا دیروز افراد مورد جستجوی بریتانیا در خیابانها حضور داشتند. حتی برخی افسران بریتانیایی هم در نمایشهای شادی شرکت میکردند.
کتاب پس از هولوکاست، مبارزهٔ یهودیان برای تأسیس یک دولت را روایت میکرد.
خواندن این سطرها در آلمان، داخل یک قطار، حس عجیبی بود.
زیرا در این سرزمینها، این راهآهنها، مردم روزی سوار واگنها شده و به اردوگاههای جمعآوری منتقل میشدند. افرادی نیز بودند که به اینکه به کجا میروند علاقهای نداشتند یا ببینند و نادیده بگیرند.
بخشی از کسانی که از آن قطارها زنده بیرون آمدند، سالها پس از آن، برای تأسیس یک دولت برای خود، در گوشهای دیگر از جهان، وارد یک تلاش فوقالعاده شدند.
تاریخ گاهی چنین برخوردهای عجیبی را پیش رویمان میگذارد.
از یک سو گذشتهٔ آلمان، و از سوی دیگر نمایشهای کوچک برتری امروز. البته نمیتوان یک جامعه را تنها بر پایهٔ رفتار یک فرد قضاوت کرد. اما آن اطمینان به خود، به من برخی عادات باقیمانده از تاریخ را یادآور شد.
بهعلاوه زیرساختهای آلمانی که در گذشته با انضباط، سختکوشی و شگفتیهای مهندسی شناخته میشد، پیش چشمانم میدرخشید.
گویی چیزی از حس برتری قدیمی باقی مانده بود، اما بسیاری از روح کار که آن برتری را میساخت، از بین رفته بود.
و در ذهنم چین ظاهر شد.
گویی انضباط کاری، اشتیاق به تولید و هیجان مهندسی که آلمان در حال از دست دادنشان بود، به سوی دیگر سوی جهان مهاجرت کرده بود.
وقتی به چین میرسید، اولین چیزی که توجهتان را جلب میکند تنها آسمانخراشها، ایستگاههای عظیم و فرودگاههای مدرن نیست، بلکه ریتم زندگی است.
از یک سو ویرانی، و از سوی دیگر بازسازی. در هر گوشهای کارگاههای کوچک و بزرگ، مردم که شب و روز کار میکنند، قطعاتی که بیوقفه تولید و ترکیب میشوند…
گویی یک فراخوان کاری نامرئی در حال وقوع است.
مرز بین شب و روز محو شده است. تا نیمهشب خیابانها، فروشگاهها و کارگاهها زندهاند.
به نظر میرسد یک ژنرال نامرئی به تمام مردم فریاد میزند:
«ما به عصر جدید میپریم! برای این کار هر کس شب و روز کار خواهد کرد، تولید خواهد کرد، یاد خواهد گرفت!»
و گویی میلیونها نفر به این فراخوان پاسخ دادهاند.
دنیا نیز به اینجا میریزد. در نمایشگاههای عظیم، معرفیها، مذاکرات و روابط تجاری که هفتهها به طول میانجامند... مردم از تمام نقاط جهان میآیند، قراردادها بسته میشود، کالاها خرید و فروش میشود.
در پشت تمام این حرکت یک کلمه وجود دارد:
سرعت.
سریع تولید کن، سریع یاد بگیر، سریع تغییر بده. بقیه میآید.
و میآید.
این تحول که در سالهای ۲۰۰۰ سرعت گرفت، جامعهٔ روستایی عظیمی را به یک تمدن جدید تبدیل میکند که تولید میکند، شهرنشین میشود و با جهان رقابت میکند.
در حالی که به این صحنه نگاه میکنیم، به ذهن انسان یک کندوی عسل میآید.
زنبورها در داخل کندو آنقدر پرکار کار میکنند که گویی دنیای دیگری در بیرون وجود ندارد. اما کار آنها تنها به کندو محدود نمیشود. گلها لقاح مییابند، طبیعت تغییر میکند، زندگی تکثیر میشود.
چین نیز همینطور است. با حرکتی تولیدی که در درون خود آغاز کرده، اکنون جهان بیرونی را نیز دگرگون میکند.
دنیارا به یک مسابقه سرعت دعوت میکند.
کسانی که دیر میرسند و نتوانند همگام شوند، عقب میمانند.
در حین فکر کردن به تمام اینها، ذهنم ناخواسته به سوی کردها میرود.
کردهایی نیز هستند که سعی میکنند در این مسابقه سرعت بزرگ بهوقت برسند.
بخشی از آنها، همانند یهودیان قدس، تمام انرژی خود را بر کردستان، آزادی یک ملت و مبارزه برای ساختن آیندهٔ خود متمرکز کردهاند.
بخش دیگری همانند چینیها در کار خود غوطهور است. کارگاه میسازند، کارخانه میافتند، تجارت میکنند، در سرتاسر جهان روابط برقرار میسازند. کار میکنند، سرمایه میجمعآورند، رشد میکنند.
اما اغلب این دو جهان بهصورت جداگانه پیش میروند.
در حالی که مسئلهٔ اصلی توانایی ترکیب این دو انرژی است.
آگاهی تاریخی قدس را با شور تولید چین ترکیب کردن.
فقط تصور یک کشور کافی نیست. باید دانش، اقتصاد، فناوری و نهادهایی که آن کشور را پایدار میسازند، نیز ایجاد شود.
فقط پول درآوردن، ساختن کارخانه یا موفقیت در تجارت نیز کافی نیست. تمام این سرمایهگذاریها باید با آیندهٔ جامعهٔ خودشان همراستا شود.
باید هم اورشلیم، هم کار، هم سرعت باشد.
در میان کردها این پتانسیل وجود دارد.
در سرتاسر جهان افراد موفق تجاری، مهندسان، دانشمندان، هنرمندان و کارآفرینان پرورش مییابند. انرژی انسانی عظیمی وجود دارد که در شرایط دشوار توانسته بقا یابد و در کمبودها فرصت خلق کند.
آنچه کم است، تبدیل این انرژی پراکنده به یک قدرت مشترک است.
همانند یک لانه زنبور عسل.
وقتی از بوخوم به فرانکفورت میرفتم، داستان اورشلیم در دست داشتم. هنگام پرواز از فرانکفورت به چین، ذهنم ترکیبی از خطوط آهن خستهٔ آلمان، خیابانهای پرشور اورشلیم و کارگاههای بیوقفهٔ چین بود.
سه قارهٔ متفاوت، سه تاریخ متفاوت، سه زمان متفاوت…
در یکی از آنها شکوه گذشته در حال از بین رفتن است.
در دیگری، مردمی پس از فاجعههای بزرگ در تلاشند آیندهای برای خود بسازند.
در سومی، میلیونها نفر بدون توقف تولید میکنند و آینده را از امروز میسازند.
و من در میان تمام اینها، مردم خودم را میاندیشم.
ما نیز یک لانه داریم. زنبورهای کارآمد، آرزوهای بزرگ و انرژی انباشتهای داریم.
بیایید ببینیم کی سبد ما میتواند تولید و مبارزه درونیاش را ترکیب کند و به قدرتی برسد که جهان بیرون را نیز تحت تأثیر خود درآورد؟
کِی به اوج خود خواهد رسید؟
قطار تأخیر داشت.
اما در ذهنم دیگر سؤال بزرگتری از تأخیر قطار وجود داشت:
آیا میتوانیم به قطار شتابدار تاریخ برسیم؟
من بوشوم إلى الصين: ما تثيره الرحلة
من يتأخر لا يلحق، سيبقى خلفًا…
انطلقت من بوشوم بالقطار إلى هاغن، ثم بالقطار السريع متجهًا إلى فرانكفورت لألحق بطائرة الخطوط الجوية الصينية التي ستقلع من فرانكفورت.
لم أستقل قطارات ألمانيا منذ زمن طويل. كان هناك فرق مذهل بين Deutsche Bahn التي أعرفها منذ عشرين أو ثلاثين عامًا والمشهد الحالي.
كانت السكة الحديدية والمحطات تحت الصيانة، وتقطر المياه من بعض الأسقف، وكانت القطارات تتأخر تقريبًا دون استثناء. كانت سكك الحديد الألمانية، التي كانت تُعد مثالًا للعالم بدقتها وانضباطها وهندستها، كأنها مرآة تعكس حالة البلاد اليوم.
كان قراءة الكتب في وسائل النقل العامة عادةً لدي في الماضي. هذه المرة أخذت معي كتاب «قدس يا قدس». كنت أنوي قراءته خلال الرحلة التي استغرقت ثلاث ساعات، ثم على متن الطائرة.
فتحت الكتاب، وفجأة وجدت نفسي بين شوارع القدس وفي أجواء ذلك اليوم المتحمس من عام 1947. كانت جولدا مئير وأصدقاؤها ينتظرون نتيجة التصويت في الأمم المتحدة.
في تلك اللحظة، بدأت حركة صغيرة على المقعدين أمامي.
امرأة في أواخر عمرها الخمسين جلست على مقعدها محاطة بحقائبها. بعد محطة واحدة وصل رجل ألماني في نفس العمر. أخبر المرأة بأنها جالسة في المكان الخطأ وأن المقعد محجوز له.
بدت كلماته طلبًا، لكن نبرة صوته حملت أمراً أكثر من طلب. كان الرجل واثقًا من نفسه إلى حد أن المرأة، بعد أن قالت بضع كلمات، جمعت أغراضها ونهضت.
عدت إلى القدس مرة أخرى.
انتهى التصويت في الأمم المتحدة وتم قبول حل الدولتين. خرج اليهود إلى الشوارع وبدأت الاحتفالات.
«سوف يصبح لنا دولة أيضًا الآن!»
لكن بعض القادة اليهود كانوا يحسبون حساب الحرب الطويلة القادمة وسط الحماس. كانوا يعلمون أن إعلان دولة لا يعني انتهاء كل شيء.
في تلك الأثناء عادت المرأة مع المراقب إلى الوراء.
فتفحص المراقب، بثقة كبيرة، تذكرة الرجل الذي جلس في مكان المرأة.
— هذا ليس مقعدك. مقعدك هو 34B، ثلاثة صفوف إلى الأمام، قال.
الرجل الذي أزاح المرأة قبل قليل جمع أغراضه هذه المرة. عادت المرأة لتجلس في مكانها مرة أخرى.
الرجل لم يصمت بعد. حاول أن يوضح للموظف عيوب شركة Deutsche Bahn.
الموصل أجاب بإيجاز: — هذه مسألة أخرى. لكن في هذه الحالة، ليس Deutsche Bahn المخطئ، بل أنتم.
ابتسمت في داخلي.
حتى في مسألة مقعد صغير، ذلك الإحساس غير القابل للنقاش بالصحة التي لا تحتاج إلى الاستماع إلى الطرف الآخر…
عدت إلى الكتاب مرة أخرى.
في القدس كان اليهود يرقصون. وحتى البارحة، كان الأشخاص المطلوبون من قبل الإدارة البريطانية يتجولون في الشوارع. بل إن بعض الضباط البريطانيين شاركوا في احتفالات الفرح.
كان الكتاب يروي نضال اليهود لتأسيس دولة بعد الهولوكوست.
قراءة تلك السطور في ألمانيا، داخل قطار، كان شعورًا غريبًا.
لأن هذه الأراضي وهذه السكك الحديدية شهدت في الماضي تحميل الناس في العربات ونقلهم إلى معسكرات التجميع. وكان هناك أشخاص عاديون يتساءلون إلى أين يُنقلون، أو يرون ذلك ويتجاهلونه.
جزء من الذين نجوا من تلك القطارات، بعد سنوات، انخرطوا في جهد استثنائي في ركن آخر من العالم لتأسيس دولتهم.
أحيانًا تُظهر لنا التاريخ مواجهات غريبة كهذه أمام الإنسان.
من جهة تاريخ ألمانيا، ومن جهة أخرى استعراضات التفوق الصغيرة اليوم. بالطبع لا يمكن الحكم على مجتمع بأكمله من سلوك شخص واحد. لكن ذلك الموقف الواثق من نفسه ذكرني ببعض العادات المتوارثة من التاريخ.
وعلاوة على ذلك، كان بنية تحتية ألمانيا التي أنجبت معجزات الهندسة والانضباط والعمل الجاد تتكشف أمام عيني.
كأن شيئًا ما بقي من شعور التفوق القديم، لكن الكثير من الروح العملية التي ولدت ذلك التفوق قد اختفت.
وفي ذهني ظهرت الصين.
كأن الانضباط العملي، وشغف الإنتاج، وحماس الهندسة التي بدأت ألمانيا تفقدها هاجر إلى الطرف الآخر من العالم.
عند وصولك إلى الصين، لا يلفت انتباهك أولًا فقط ناطحات السحاب، والمحطات الضخمة، والمطارات الحديثة، بل إيقاع الحياة نفسه.
من جهة الدمار، ومن جهة أخرى إعادة البناء. في كل زاوية ورشة صغيرة أو كبيرة، أشخاص يعملون ليلًا ونهارًا، قطع تُصنع وتُجمع بلا انقطاع…
كأن هناك حملة عمل غير معلنة.
اختفت الحدود بين الليل والنهار. حتى منتصف الليل، الشوارع والمحلات والورش حية.
يظهر في ذهن الإنسان صوت جنرال غير مرئي يخاطب الجمهور كله: «سنتجاوز العصر! من أجل ذلك سيعمل الجميع ليلًا ونهارًا، سيُنتجون، سيتعلمون!»
وكأن ملايين الناس قد استجابوا لهذا النداء.
العالم يتدفق إلى هنا. في المعارض الضخمة تستمر العروض الترويجية، والاجتماعات، والعلاقات التجارية لأسابيع... يأتي الناس من كل ركن من أركان العالم، تُعقد الصفقات، وتُشترى وتُباع السلع.
كلمة واحدة فقط تقف وراء كل هذا الحركة: السرعة.
انتج بسرعة، تعلم بسرعة، وتغيّر بسرعة. البقية ستأتي.
وستأتي بالفعل.
في العقد الأول من الألفية الجديدة، يتسارع هذا التحول، محولًا المجتمع القروي الضخم إلى حضارة جديدة منتجة، متحضرة، وتتنافس مع العالم.
أثناء النظر إلى هذا المشهد يتبادر إلى ذهن الإنسان خلية نحل.
تعمل النحل داخل الخلية بجدية شديدة كأن لا وجود لعالم آخر خارجها. لكن عملهم لا يقتصر على الخلية فقط؛ تُلقّح الأزهار، تتغير الطبيعة، ويتكاثر الحياة.
الصين كذلك. من خلال حركة الإنتاج التي أطلقتها داخليًا، بدأت تغير العالم الخارجي أيضًا.
إنها تدعو العالم إلى سباق سرعة.
من يتأخر ولا يلحق سيبقى خلف الركب.
أثناء تفكيري في كل هذا، لا مفر من أن يتجه ذهني إلى الأكراد.
هناك أكراد يحاولون اللحاق بهذا السباق الكبير.
جزء منهم، مثل اليهود في القدس، ركّز كل طاقته على كردستان، على حرية شعبٍ وعلى النضال لبناء مستقبلهم.
جزء آخر غارق في عمله مثل الصينيين. يؤسّس ورش عمل، يفتح مصانع، يمارس التجارة، يطوّر علاقات في جميع أنحاء العالم. يعمل، يجمع، ينمو.
لكن غالبًا ما يتقدم هذان العالمان بشكل منفصل.
المسألة الحقيقية هي القدرة على جمع هاتين الطاقتين.
دمج الوعي التاريخي للقدس مع حماس الإنتاج الصيني.
ليس كافيًا أن تحلم بدولة واحدة فقط. يجب أيضًا خلق المعرفة والاقتصاد والتكنولوجيا والمؤسسات التي تدعم بقاء تلك الدولة.
ليس كافيًا فقط كسب المال، أو بناء المصانع، أو النجاح في التجارة. يجب أن يلتقي كل هذا التراكم مع مستقبل مجتمعها.
يجب أن تكون القدس، والعمل، والسرعة جميعًا موجودة.
هذا الإمكان موجود لدى الأكراد.
في جميع أنحاء العالم يبرز رجال أعمال ناجحون، ومهندسون، وعلماء، وفنانون، ورواد أعمال. هناك طاقة بشرية عظيمة تعلمت الصمود في الظروف الصعبة، وخلقت فرصًا في ظل الفقر.
النقطة المفقودة هي تحويل هذه الطاقة المتفرقة إلى قوة موحدة.
كما هو الحال في خلية النحل.
عند سفري من بوشوم إلى فرانكفورت، كان لدي قصة القدس بين يدي. وعند طيراني من فرانكفورت إلى الصين، اختلط في ذهني سكة الحديد الألمانية المتعبة، وشوارع القدس النابضة بالحياة، وورش العمل الصينية التي لا تتوقف عن العمل.
ثلاث جغرافيات مختلفة، ثلاث تواريخ مختلفة، ثلاث أزمنة مختلفة…
في إحداها يتلاشى بريق الماضي.
في إحداها يحاول شعب ما بناء مستقبل له بعد كوارث كبيرة.
وفي الأخرى، يبني ملايين الأشخاص المستقبل من اليوم من خلال الإنتاج المستمر.
وبين كل ذلك، أفكر في شعبي.
لدينا أيضًا خلية خاصة بنا. لدينا نحلٌ مجتهد، وأحلامٌ كبيرة، وطاقة متراكمة.
دعونا نرى متى سيصل خلية النحل الخاصة بنا إلى القوة التي تجمع بين الإنتاج والنضال داخلها وتؤثر على العالم الخارجي؟
متى سيبلغ ذروته؟
كان القطار متأخرًا.
لكن في ذهني كان هناك سؤال أكبر من تأخر القطار:
هل سنتمكن من اللحاق بالقطار المتسارع لتاريخنا؟