PEZKUWICHAINDIJITAL KURDISTAN NEWS 15 HEZÎRAN 2026 · DUŞEM
Gündem Görüş
Görüş

Dünden Bugüne Netanyahu ve Kürdistan
Eski Dost-Düşman Ezberini Yeniden Düşünmek

Dünden Bugüne Netanyahu ve Kürdistan

Eski Dost-Düşman Ezberini Yeniden Düşünmek

Kürt siyasal hareketlerinin son yarım yüzyıllık tarihine dönüp bakıldığında yeniden düşünülmesi gereken temel meselelerden biri, Ortadoğu’daki “dost” ve “düşman” tariflerinin nasıl oluşturulduğudur.

Özellikle 1960’lardan, 1970’lerden ve 1980’lerden gelen devrimci gelenek içinde Filistin hareketleri geniş bir Kürt sol çevresi açısından doğal müttefik olarak görülürken, İsrail çoğu zaman emperyalizmin ve Batı blokunun bölgedeki uzantısı olarak değerlendirilip karşı cepheye yerleştirildi.

Bugünden geçmişe bakarken şu soruyu sormak gerekiyor:

Bu tercih gerçekten Kürtlerin kendi ulusal çıkarlarının sonucu muydu, yoksa dönemin ideolojik kamplaşmalarının Kürt siyasetine taşınmasının bir sonucu muydu?

Benim tartışmaya açmak istediğim temel tez şudur:

Kürdistan devrimcilerinin tarihsel olarak yaptığı en büyük stratejik hatalardan biri, Filistin’i doğal dost, İsrail’i ise kategorik düşman olarak görmeleriydi.

Bu, elbette tarihsel bir olgu değil, siyasal bir değerlendirmedir. Ancak İsrail-Kürt ilişkilerinin geçmişi, Filistinli örgütlerle Kürt hareketleri arasındaki ilişkiler ve özellikle Benjamin Netanyahu’nun son yıllarda Kürdistan konusunda yaptığı açıklamalar yan yana konulduğunda, bu değerlendirmeyi ciddi biçimde tartışmayı gerektiren bir tablo ortaya çıkıyor.

Netanyahu ile başlamayan bir ilişki

Öncelikle bir noktayı açık biçimde belirtmek gerekir:

İsrail-Kürt ilişkileri Benjamin Netanyahu ile başlamadı.

İsrail ile özellikle Iraklı Kürtler arasındaki temasların geçmişi 1960’lara kadar uzanıyor. Dönemin İsrail yönetimleri, Irak’taki Kürt hareketini kendisine düşman Arap devletlerinin kuşatmasını kırabilecek bölgesel unsurlardan biri olarak görüyordu.

Bu ilişkinin Kürt tarafındaki en önemli aktörlerinden biri Mustafa Barzani liderliğindeki hareketti.

Burada daha o yıllarda önemli bir tarihsel ayrışma ortaya çıkmıştı:

Bir tarafta İsrail ile ilişki kuran Barzani öncülüğündeki Kürt milliyetçi hareketi, diğer tarafta dünya devrimci hareketleriyle birlikte Filistin eksenine yakınlaşan sosyalist ve radikal Kürt örgütleri vardı.

Dolayısıyla Kürtlerin İsrail’e bakışı hiçbir zaman tek bir çizgiden oluşmadı.

Filistin neden Kürt solunun doğal müttefiki oldu?

Bunu anlayabilmek için 1970’lerin dünyasına dönmek gerekiyor.

O yıllarda Filistin meselesi yalnızca Filistinlilerle İsrail arasındaki bir çatışma olarak görülmüyordu. Filistin hareketi, dünya çapındaki anti-emperyalist, sömürgecilik karşıtı ve Üçüncü Dünyacı devrimci hareketlerin sembollerinden biri haline gelmişti.

Fetih, Filistin Halk Kurtuluş Cephesi ve diğer Filistinli örgütler çok sayıda devrimci yapı için eğitim, temas ve lojistik alanları oluşturuyordu.

Kürt örgütleri de bu atmosferin dışında kalmadı.

Özellikle PKK’nin ilk döneminde Filistinli bazı örgütlerle kurduğu ilişkiler biliniyor. PKK kadroları 1980’lerin başında Lübnan’daki kamplardan yararlandı; Filistinli sol örgütlerden eğitim ve barınma desteği aldı.

Dolayısıyla Kürt devrimcilerinin Filistin’e yakınlığını yalnızca “ideolojik yanlış” diye açıklamak tarihsel tabloyu eksik bırakır.

Ortada somut bir örgütsel dayanışma da vardı.

Fakat asıl soru şudur:

Bir dönemde sağlanan örgütsel veya askerî dayanışma, Kürtlerin sonraki onlarca yıldaki bütün bölgesel siyasetini belirlemeli miydi?

Dost-düşman tarifini kim belirledi?

Soğuk Savaş döneminde birçok Kürt sol örgütünün dünyayı okuma biçimi kabaca şöyleydi:

ABD ve Batı emperyalistti.

İsrail Batı blokunun bölgedeki müttefikiydi.

Filistin hareketleri anti-emperyalistti.

Öyleyse Filistin dost, İsrail düşmandı.

Bu düşünce yalnızca Kürtlere özgü değildi. Dönemin dünya solunun önemli bir bölümü benzer bir siyasal harita üzerinden hareket ediyordu.

Fakat Kürtler açısından çok daha temel bir soru vardı:

Kürtlerin dost ve düşmanları dünya devriminin ihtiyaçlarına göre mi, Kürt halkının ulusal çıkarlarına göre mi belirlenmeliydi?

Yıllar geçtikçe bu sorunun önemi daha da belirgin hale geldi.

2014: Netanyahu ve bağımsız Kürdistan

29 Haziran 2014 bu açıdan önemli bir dönüm noktasıdır.

IŞİD Irak’ın önemli bir bölümünü ele geçirirken Irak merkezi devletinin otoritesi ciddi biçimde sarsılmış, Kürdistan Bölgesi’nin bağımsızlığı yeniden uluslararası gündeme gelmişti.

Netanyahu o dönemde açık biçimde Kürtlerin bağımsızlık özlemlerinin desteklenmesi gerektiğini söyledi.

Bu sıradan bir açıklama değildi.

Çünkü dönemin Amerikan yönetimi Irak’ın toprak bütünlüğünü savunuyor ve Kürdistan yönetimini Bağdat’la birlikte hareket etmeye çağırıyordu.

Netanyahu ise farklı bir çizgi benimsedi.

Burada artık yalnızca kültürel haklardan, yerel yönetimden veya federalizmden değil, doğrudan Kürtlerin siyasi bağımsızlığından söz ediliyordu.

2017: Bağımsızlık referandumu

25 Eylül 2017’de Irak Kürdistan Bölgesi bağımsızlık referandumuna gitti.

Türkiye, İran ve Irak merkezi hükümeti referanduma sert biçimde karşı çıktı. ABD de referandumun yapılmasını istemiyordu.

Netanyahu ise Kürt devletleşmesine desteğini sürdürdü.

İsrail’in Kürt halkının kendi devletine sahip olma yönündeki çabasını desteklediğini açıkladı.

Burada önemli bir ayrım da yaptı:

İsrail’in PKK’yi terör örgütü olarak gördüğünü söyledi, ancak Irak Kürdistanı’nın bağımsızlık talebini destekledi.

Bu ayrım Netanyahu’nun yaklaşımını anlamak açısından önemlidir.

Onun politikası “Kürt olan her yapıyı desteklemek” değildi.

Kürtlerin devletleşme talebiyle belirli Kürt örgütlerini birbirinden ayırıyordu.

İsrail neden bağımsız Kürdistan’ı destekledi?

Burada romantik bir tarih okumasından kaçınmak gerekir.

İsrail’in Kürtlere yaklaşımının yalnızca sempati veya ahlaki dayanışmadan kaynaklandığını düşünmek gerçekçi olmaz.

Güçlü ya da bağımsız bir Kürdistan, İsrail açısından çeşitli stratejik avantajlar sağlayabilirdi.

İran’ın bölgesel nüfuzu sınırlandırılabilirdi.

Irak’taki güç dengeleri değişebilirdi.

Suriye’de İran’a karşı yeni bir denge unsuru ortaya çıkabilirdi.

İsrail kendisine düşman olmayan yeni bir bölgesel aktör kazanabilirdi.

Başka bir ifadeyle:

İsrail Kürtleri desteklerken kendi çıkarlarını da düşünüyordu.

Fakat uluslararası siyasette şaşırtıcı olan bu değildir.

Asıl şaşırtıcı olan, herhangi bir devletin başka bir halkı kendi çıkarlarından tamamen bağımsız biçimde desteklemesidir.

Devletler çıkarları üzerinden hareket eder.

Kürtlerin de aynı gerçekçilikle hareket etmesi gerekir.

2019: Suriye Kürtleri

2019’da Netanyahu’nun Kürt söylemi yeni bir aşamaya geçti.

Türkiye’nin Kuzeydoğu Suriye’ye yönelik askerî operasyonunun ardından Netanyahu Türkiye’nin harekâtını açık biçimde kınadı.

Suriye Kürtlerine yönelik “etnik temizlik” ihtimalinden söz etti ve İsrail’in Kürtlere insani yardım sağlamaya hazır olduğunu açıkladı.

Bu açıklama önemliydi.

Çünkü İsrail’in Kürt meselesine yaklaşımının yalnızca Irak Kürdistan Bölgesi ile sınırlı olmadığını gösteriyordu.

Aynı dönemde İsrailli yetkililer Suriye Kürtleri lehine ABD nezdinde girişimlerde bulunduklarını da açıkladılar.

Erdoğan-Netanyahu çatışmasında Kürtler

Netanyahu ile Recep Tayyip Erdoğan arasındaki siyasi gerilim sertleştikçe Kürt meselesi de bu polemiğin başlıklarından biri haline geldi.

Netanyahu, Erdoğan’ın İsrail’e yönelik eleştirilerine cevap verirken Türkiye’nin Kürtlere yönelik politikalarını gündeme getirdi.

2019’da Erdoğan’ı kendi ülkesindeki Kürtlere yönelik uygulamalar üzerinden eleştirdi.

2026’da ise Birleşmiş Milletler kürsüsünde Erdoğan’ı “binlerce Kürdün” ölümünden sorumlu olmakla suçladı.

Burada bir ayrım yapmak gerekiyor:

Bu ifade Netanyahu’nun suçlamasıdır. Bağımsız biçimde doğrulanmış bir ölüm bilançosu olarak değil, Netanyahu’nun Erdoğan’a yönelttiği siyasi suçlama olarak değerlendirilmelidir.

Fakat bu açıklamanın siyasal önemi yine de açıktır.

2014’te Kürt bağımsızlığını savunan Netanyahu ile 2026’da BM kürsüsünde Kürtlerin durumunu gündeme taşıyan Netanyahu arasında belirli bir söylemsel süreklilik vardır.

Filistin halkıyla Filistin örgütlerini ayırmak gerekiyor

Burada önemli bir yanlışlığa düşmemek gerekir.

Filistin halkıyla Filistinli siyasi ve silahlı örgütleri birbirinden ayırmak zorundayız.

Filistinlilerin devletsizlik, mültecilik ve kendi kaderini tayin hakkı gibi sorunları gerçektir.

Aynı şekilde “Filistin hareketi” de tarih boyunca hiçbir zaman tek parçalı olmadı.

Fetih başka bir siyasi çizgidir.

FHKC başka bir çizgidir.

Filistin Demokratik Cephesi başka bir çizgidir.

Hamas ise bunlardan çok daha farklı, İslamcı bir siyasal gelenekten gelir.

Bir Filistin örgütünün geçmişte yaptığı bir şeyi bütün Filistin halkına mal etmek ne kadar yanlışsa, bir Kürt örgütünün tutumunu bütün Kürtlere mal etmek de o kadar yanlıştır.

Benim tartıştığım şey Filistin halkının hakları değildir.

Tartıştığım şey, Kürt siyasetinde yıllarca hâkim olan otomatik dost-düşman algısıdır.

Asıl mesele Kürtlerin bağımsız siyasal aklıdır

Bence esas mesele “Filistin mi, İsrail mi?” ikiliğine sıkışmak değildir.

Asıl mesele şudur:

Kürtler kendi ulusal çıkarlarını başkalarının ideolojik önceliklerinden bağımsız biçimde tanımlayabiliyor mu?

Kürt hareketlerinin geçmişte Filistin’i desteklemiş olması kendi başına bir sorun değildir.

Ancak şu soruların sorulması gerekir:

Bu dayanışma karşılıklı mıydı?

Kürtlerin ulusal hakları gündeme geldiğinde aynı çevreler Kürtlerin yanında durdu mu?

Halepçe’de ne söylediler?

Enfal sırasında hangi tutumu aldılar?

Kerkük’te Kürtler geri çekilmek zorunda kaldığında hangi pozisyonu aldılar?

Bağımsız Kürdistan referandumunu desteklediler mi?

Kürtlerin devlet kurma hakkını tanıdılar mı?

Aynı sorular elbette İsrail’e de yöneltilmelidir.

İsrail Kürtlere hangi koşullarda destek verdi?

Bu destek nerede başladı, nerede sona erdi?

Kürtlerin bütün parçalarındaki haklarını mı savundu, yoksa daha çok kendi stratejik çıkarlarıyla örtüşen alanlarda mı güçlü biçimde konuştu?

Ciddi bir tarih muhasebesi ancak herkese aynı sorular yöneltilerek yapılabilir.

Ebedî dostluklar değil, çıkarların kesişmesi

Uluslararası siyasetin en temel gerçeklerinden biri şudur:

Devletler arasında ebedî dostluklar veya ebedî düşmanlıklar yoktur.

Çıkarlar vardır.

Güvenlik ihtiyaçları vardır.

Dönemsel ittifaklar vardır.

İsrail’in Kürtlere yönelik yaklaşımı da bundan bağımsız değildir.

Netanyahu’nun Kürt bağımsızlığına verdiği destek tarihsel açıdan önemlidir; ancak bu, İsrail’in bütün politikalarının Kürtlerin çıkarlarıyla örtüştüğü anlamına gelmez.

Aynı şekilde geçmişte bazı Filistin örgütlerinin Kürt örgütlerine eğitim veya lojistik destek vermesi de Kürtlerin bölgesel siyasetini sonsuza kadar Filistin meselesinin ihtiyaçları doğrultusunda belirlemesini gerektirmez.

Kürtler açısından ölçü daha açık olmalıdır:

Kim Kürtlerin dilini, kimliğini, kolektif haklarını, siyasi statüsünü ve kendi geleceğini belirleme hakkını tanıyor?

Ve kim bunların karşısında duruyor?

Eski ezberleri aşmak

Netanyahu’nun Kürtler hakkındaki açıklamalarının asıl önemi burada ortaya çıkıyor.

2014’te Kürt bağımsızlığını destekledi.

2017’de Kürtlerin kendi devletlerine sahip olma çabasını açık biçimde savundu.

2019’da Suriye Kürtlerine yönelik askerî operasyonu kınadı.

Aynı yıl Türkiye’nin Kürtlere yönelik politikalarını Erdoğan’a karşı gündeme getirdi.

2026’da ise Kürt meselesini Birleşmiş Milletler kürsüsüne taşıdı.

Bu tablo Netanyahu’nun veya İsrail’in her politikasının Kürtlerin çıkarlarıyla örtüştüğünü göstermez.

Ama çok temel bir soruyu kaçınılmaz hale getirir:

Kürt siyasetinin İsrail’i otomatik olarak düşman kategorisine yerleştiren eski ideolojik refleksi bugün hâlâ geçerli olabilir mi?

Bence Kürtlerin yapması gereken esas muhasebe burada başlıyor.

Mesele İsrail’i “sevmek” veya Filistin’i “sevmemek” değildir.

Filistin halkının haklarını savunmak ile İsrail’i kategorik düşman olarak görmemek birbirine aykırı değildir.

İsrail ile siyasi ilişki geliştirmek de Filistin halkının haklarını inkâr etmeyi gerektirmez.

Kürtlerin ihtiyacı daha bağımsız, daha gerçekçi ve kendi ulusal çıkarlarını merkeze alan bir siyasal akıldır.

Başka halkların tarihsel çatışmalarında hazır ideolojik cephelerden birine otomatik biçimde yerleşmek yerine, her ilişkiyi Kürtlerin özgürlüğü, güvenliği, statüsü ve geleceği açısından değerlendirebilmek gerekir.

Belki de çıkarılması gereken en önemli ders budur:

Ne başkalarının dostunu otomatik olarak dost kabul etmek, ne de başkalarının düşmanını otomatik olarak düşman görmek.

Kürtler kendi dostlarını ve kendi siyasal ilişkilerini, başka ideolojilerin kalıplarıyla değil, kendi halklarının tarihsel çıkarları üzerinden belirlemelidir.

İlgili haberler