
HEGEL'İN MERCEĞİNDEN ABD VE ÇİN'E BAKMAK
Efendi-köle diyalektiğinde Hegel, köle üzerinde mutlak egemenliğini kuran efendinin bütün işlerini ona yaptırmasından dolayı emeğe ve üretim sürecine yabancılaştığını anlatır. Köle emeğine dayalı bu bağımlılığın efendiyi tembelleştirerek doğayı dönüştürme yeteneğini körelttiği ve onu "kölenin kölesi" durumuna getirdiği paradoksunu çarpıcı ifadelerle anlatır. Köle ise nesneleri ürettiği ve doğayı dönüştürdüğü için yeni bir bilinç geliştirerek kendi tarihsel gelişiminin yolunu açar. Hegel bu çelişkinin diyalektiğinden hareketle; "dünün köleleri bugünün efendileridir, bugünün köleleri de yarının efendileridir" der.
Bilincin şekillenmesinden ve tarihsel akış içindeki egemenlik ilişkilerine ve hegemonya mücadelelerine kadar Hegel'in üzerinde dikkatle düşünülmesi gereken bu efendi-köle diyalektiği, kapitalizm çağında bugün tarihin 'rehavete kapılan efendisi' ile 'üretici köle' arasındaki hengameye hazırlık yaptığını anlatıyor gibi. Çelişkinin her iki kutbu da yığınak yaparak tahkimatı güçlendirmektedir. Tarih bu gerçeği fısıltıyla duyurmak yerine artık bağırarak anlatmaktadır: Çin geleceğin en iddialı süper güç adayıdır!
İki süper devletten Sovyetler Birliği'nin çöküşünden sonra kalan tek süper devlet, dünyanın birinci ekonomisi, Batı dünyasının lideri ve kapitalist-emperyalist dünyanın halihazırda en güçlü devleti olan ABD'yi küresel sistemin 'efendisi' olarak hiyerarşinin en tepesine yerleştirecek olursak, Çin Halk Cumhuriyeti'ni de sistemin 'üretici kölesi', yani sistemin üretim üssü olarak değerlendirmek yanlış olmayacaktır. Üretici Çin nesneleri üretirken bütün üretim süreçlerini ve teknolojiyi hızla geliştirmek suretiyle adeta "doğanın sırlarını çözen" bir güç gibi yükselmektedir. 0nun üretimi üzerinden efendinin rehaveti arttıkça Çin'in kendisi yeni bir egemenlik bilinci geliştiriyor. Daha yüzyıl önce kıtlıklarda, dışsal işgal ve iç savaşlarda kitleler halinde milyonlarca insanın hayatını kaybettiği Çin'in bugün dünyanın yükselen gücü olması dünya hegemonya mücadelesini derinden sarsmaya başladı.
Bir parantez: Şirketleşen dünya sisteminde kâr güdüsüyle hareket eden sermayenin ucuz emek ve altyapı hizmetlerinin olduğu, çevre tahribatının fazla önemsenmeyeceği Çin vb coğrafyalara kayacağı işin doğası gereği belliydi. Çin bu bedeli göze aldı. Despotik rejim ile halkın 'katlanma' duygusunu birleştirdi. Çin'i avantajlı kılan despotizm ile halkın katlanma çilesi formülünü hangi Batılı demokrasi uygulayabilirdi ki!
Bunun aksine Batı dünyasında Karl Marks'ın sınıf savaşları diye tanımladığı toplumsal dinamiklerin hayaleti 1848'den beri karabasan gibi dolaşmaya devam etmektedir. Batı toplumsal yapısının Çin örneğindeki gibi 'katlanma ve tefekkür' yerine sınıf çatışması dinamiğiyle hareket edeceği tarihsel olgu, kültürel bilinç ve siyasal refleks bağlamıyla tarihin hafızasında kayıtlıdır. Bunu bilmek için Germinal'i yeniden yazmak gerekmiyor.
İkinci Parantez: Batılı emekçiler Çin örneği gibi emeğinden, sosyal haklarından ve insan haklarından hangi dereceye kadar fedakarlık yapabilir? Çinli gibi hayatın çilesine katlanıp tefekkür içinde yaşayabilir mi? Çin'in gelişimini Batı kapitalizminin bir yönüyle bu sınıfsal marjına borçlu olduğunu ifade etmek yadırgatıcı mı olur? Çin Batı'nın kendi işçi sınıfına yapamadığı muameleyi devr alarak ilerliyor demek haksızlık mı? Okuyacağımız Çinli bir Charles Dickens Çince roman yazmıyor diye Çin'in 19. Yüzyıl vahşi kapitalizmi şartlarında çalıştırılan işçi sınıfının omuzlarına basarak yükseldiğini görmezden mi gelmeliyiz? Bu büyük drama rağmen Çin'in küresel hegemonya kavgasında ürkütücü bir güç olarak Batılı kapitalist uygarlığı sarsmakta olduğu eylemi yine kabul edilmesi gereken ayrı bir hakikattir.
Günümüzde gerek emperyalist Batı ülkeleri arasında gerekse yeni emperyalist ülkeler arasında yekpare ortak ekonomik ve politik çıkarlardan söz etmek pek mümkün değildir. Bir kaos durumu vardır. ABD kendisi için baş düşman olarak Çin'i görürken Avrupa başta Almanya, Fransa ve İngiltere Rusya'yı görüyor. Ukrayna savaşında ABD savaşın bitirilmesini isterken Avrupa ülkeleri Rusya'nın yenilmesi, yenilmese bile zayılatılması için savaşın devamını istemektedirler. Örneğin İsrail için ise en büyük tehlike İran'dır. ABD Suriye'de merkezi hükümetin güçlendirmek isterken İsrail bunun tam tersine ordusu bile olmayan zayıf, bölünmüş bir devlet istemektedir. Suriye'de ordu kurmak isteyen Türkiye'nin üslerini bombalamaktan çekinmemektedir. ABD birleşik bir Suriye isterken İsrail Golan tepelerinin yanı sıra Hermon dağını işgal etmekte ve Dürzi bölgesini koruma altına alarak de facto bir devlet kurmaktadır. ABD Rojava'yı Suriye'ye entegre ederken İsrail bağımsız Kürdistan'ın kurulmasını çıkarlarına uygun görmektedir. Bu örneklerden de anlaşılacağı gibi, bir küresel hakimiyet mücadelesinde bir bütünlük ve sabit bir siper henüz şekillenmiş değildir.
Hepi topu 50 yıl öncesine kadar kapitalizm Batı merkezliydi. Dünyanın birçok bölgesi henüz kapitalizme açılmamış uçsuz bucaksız kırsallıklardan ve ıssızlıkkardan oluşuyordu. Çinli 'mistik uykucu bir dev' ve Ruslar da Avrupalı merceğinden katıksız 'step barbarlarıydı'. Bu muvazeneden kapitalist rekabet toplumsal yapıları, kültürel bilinçleri ve siyasal davranışları birbirine benzeyen güç odakları arasında cereyan etmekte ve el değiştirmekteydi. Fakat günümüzde Batı kapitalizmi ölçüleri kendisine tam manasıyla benzemeyen, mistik uykusundan uyanan büyük bir Asya gücü olan Çin'le karşı karşıyadır. İlk defa Batılı olmayan bir güç tüm kapitalist uygarlık üzerinde varoluşsal bir tehlikenin hem işareti hem de konusu olmaktadır.
Son Parantez: Kapitalizmin eşitsiz gelişim yasasının ortaya çıkardığı güncel dünya tablosu şöyledir; Batılı emperyalist devletler gerilerken yeni emperyalist devletler ortaya çıkmıştır. Avrupa'da Rusya, Asya-Pasifik'te Çin, Hindistan, Güney Kore, Endonezya, Batı Asya'da Türkiye, İran, Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri, Katar, İran, Latin Amerika'da Brezilya, Meksika, Arjantin, Afrika'da Güney Afrika. [Stefan Engel Yeni-emperyalist ülkelerin ortaya çıkışı üzerine adlı çalışmasından atfen]
Batının rakibi artık Batılı değilse Batı nasıl bir davranış sergileyecektir?
İşte bu soru(n) Batıyı kendi içinde bölen ve programatik öncelikler konusunda ihtilafa düşüren şiddetli geçimsizlik kaynağının kök sebeplerinden biridir. Bu ihtilaf aynı zamanda ABD yönetiminde hissedilir düzeyde belli bir irade dağılmasına ve savrulmaya yol açmaktadır. ABD kendisi ve liderliğini üslendiği Batı uygarlığı için mistik uykusundan uyanan Çin'i varoluşsal bir tehdit olarak değerlendirmekteyken, Avrupa kanadı tarih boyu "step barbarları" olarak gördüğü Rusya'yı kıta için daha öncelikli varoluşal bir tehlike olarak okumaktadır.
ABD için Rusya'nın Çin'den uzaklaştırılması taktik bir politika olarak anlamlıyken, Avrupa için Rusların Volga'nın ve Uralların gerisine atılması hayati anlamda jeopolitik önem arzediyor. Oysa Hegel'in efendi-köle çelişkisi bağlamında Rusya kapitalist üretim düzeni ve hiyerarşisi açısından varoluşsal bir tehdit özelliği taşımaz. Dünya pazarı için kayda değer miktarda meta üretmeyen, üretim sistemleri ve teknolojilerini geliştirmeyen bir Rusya'nın sadece askeri gücü ile Batı uygarlığı için ontolojik tehdit oluşturması hangi kriterler noktasında gerekçelendirilebilir! Hazır kaynak transferi ile kapitalist uygarlık tehlike altına giriyorsa şayet, bu durumda örneğin Suudî Arabistan en büyük tehlike olmaz mıydı?
Bu doğrultudan düşünmemize devam edecek olursak ABD'nin Hegel çelişkisini Avrupa'dan daha iyi kavradığı belirtilebilir. Yarının efendisinin ölümünün şimdi onun gelişiminin önünü kesmekten geçtiğini düşünüyor. Avrupa'yı bu programa ikna etmekte zorlanıyorsa da Çin'e karşı çoktan harekete geçti bile. Venezüella, İran, Suriye, Yemen, Gazze, Irak, Ukrayna, Görnland vd bütün cepheler Çin'e karşı açılan cephelerdir.
Bu cephelerde savaş bazen ileri bazen geri adımlarla da olsa sürecek gibi görünüyor. Son zamanlarda sıklıkla ifade edildiği üzere "ABD şuradan-buradan çekiliyor, Orta Doğu'yu terkediyor, İran'a yenildi gibi" [İran'a yenilirse Meksikalılar herhalde ABD'yi terlikle kovalarlar] değerlendirmelerin bu meyanda nesnel gerçekliği yansıtmadığı kanaatindeyim. ABD'yi zora sokan ve ikircimli davranmasına neden olan durumun daha ziyade Batı ittifakı içindeki bu 'tez ayrılığı' çatışkısı olduğu söylenebilir. Sorunu güçleştiren faktör, Çin'i kendisi için en büyük tehlike olarak gören ABD ile onun bu endişesini paylaşmayan ve kendisi için Rusya'yı en büyük tehlike olarak gören Avrupa arasındaki bu sözkonusu anlaşmazlıktır.
Bu gerçekliğe istinaden ABD küresel ve bölgesel siyasetinde pozisyon değişikliği ve yeniden konumlanma ihtiyacı duymaktadır. Kayalara daha şiddetli vurmak için dalga kendini geri mi alıyor yoksa fırtınanın gücü mü zayıflıyor sorusunun cevabını hep birlikte alacağız.