PEZKUWICHAINDIJITAL KURDISTAN NEWS 15 HEZÎRAN 2026 · DUŞEM
Gündem Görüş
Görüş

İslamcılığın Dönüşümü: Post-İslamcılık, Aşırı Sağ ve Post-Faşizm Matrisi

İslamcılığın Dönüşümü: Post-İslamcılık, Aşırı Sağ ve Post-Faşizm Matrisi

Bu çalışma, Ortadoğu siyasetinde İslamcılık, post-İslamcılık, aşırı sağ ve post-faşizm kavramları arasındaki ideolojik ve pratik eklemlenmeyi incelemektedir. Geleneksel olarak ümmetçi ve evrenselci iddialarla ortaya çıkan İslamcı hareketlerin, iktidar tecrübeleri sürecinde yerel-ulusçu, dışlayıcı ve otoriter bir karaktere büründüğü iddia edilmektedir. Asef Bayat’ın post-İslamcılık teorisi ve Enzo Traverso’nun post-faşizm kavramsallaştırması ekseninde şekillenen makale; İran, Mısır ve Türkiye gibi spesifik ülke vakaları üzerinden İslamcılığın modern aşırı sağ hareketlerle kurduğu simbiyotik ilişkiyi analiz etmektedir. Çalışmanın temel argümanı, post-İslamcı pratiklerin Batı’daki ksenofobik aşırı sağın Doğu’daki kültürel ve dini bir ikamesine dönüşerek, demokrasi ve çoğulculuk karşıtı yeni bir otoriter matris ürettiğidir.

Anahtar Kelimeler: İslamcılık, Post-İslamcılık, Aşırı Sağ, Post-Faşizm, Ortadoğu Siyaseti.

Giriş ve Teorik Çerçeve: İslamcılıktan Post-İslamcılığa Küresel Kayma

İslamcılık ve post-İslamcılık gibi kavramsal kategorilerin yoğun şekilde tartışıldığı günümüzde, İslamcı siyasi partilerin iktidar tecrübelerine paralel olarak aşırı sağın da küresel ve bölgesel ölçekte yükseldiği görülmektedir. Bu durum, geleneksel İslamcı deneyimden niteliksel olarak farklı, yeni bir söylem ve siyaset tarzının doğuşuna eş zamanlı olarak tanıklık ettiğimizi göstermektedir. Liberal, muhafazakâr, demokratik ve köktenci varyantların bir arada varlık gösterdiği İslamcı siyaset zemininde aşırı sağın güç kazanması, beraberinde bir dizi teorik ve pratik tartışmayı getirmektedir. Her ne kadar bu gelişmelerin yaşandığı yerel vakalar kendi içlerinde farklılıklar barındırsa da, post-İslamcı trendin klasik İslamcı ideolojik bagajdan kısmen koparak aşırı sağ ile kapsayıcı bir ortaklık kurduğu gerçeği inkâr edilemez.

Literatürde Asef Bayat tarafından kavramsallaştırılan "post-İslamcılık", başlangıçta İslamcılığın demokratik haklar, çoğulculuk ve bireysel özgürlüklerle uzlaşma arayışını ifade eden sivil bir evre olarak tanımlanmıştır. Ancak pratik siyaset zemininde bu dönüşüm, öngörülen sivil özgürleşmenin aksine, popülist ve hegemonik bir sağ retoriğe eklemlenmiştir. Bir başka deyişle post-İslamcı düşünce, ilke ve uygulamada aşırı sağ trendlerin büyülü havasından esinlenerek özgün toplumsal gerçekliğini yitirmekte; evrensel ümmetçi iddialarından sıyrılarak yerel-ulusçu ve dışlayıcı bir düzleme kaymaktadır.

Post-Faşizm Bağlamında Aşırı Sağın Doğu Tarzı Yeniden Üretimi

Ortadoğu’da post-İslamcılık çerçevesinde “aşırı sağcı” hareketlerin yükselişi, son birkaç yılda yaygınlaşan en dinamik tartışma konularından biridir. Bu tartışmalardaki kilit nokta, post-İslamcılığın belirli yönleriyle aşırı sağın yerini aldığı ya da onun işlevsel bir ikamesine dönüştüğü iddiasıdır. Söz konusu yönelim, siyaset bilimci Enzo Traverso’nun kavramsallaştırdığı "post-faşizm" teorisiyle doğrudan ilişkilidir. Traverso, post-faşizmi tarihsel faşizmden kopmayan ancak onun biçimsel ve ideolojik kodlarını modern popülist döneme uyarlayan, kristalize olmamış geçici bir fenomen olarak tanımlar. Aşırı sağ post-faşizm üzerinden kendini Batı'da nasıl revize ediyorsa, Doğu'da da post-İslamcılık belirli ölçülerde aşırı sağın temel vurgularıyla aynı paradigmayı izlemektedir.

Bu ideolojik başkalaşımın klasik “aşırı sağ” ile yapısal ortaklıkları, gözden kaçmayacak kadar belirgindir. Kuşkusuz post-İslamcılık, klasik aşırı sağcı ana akım düşünceye özgü kavramları öne çıkarsa da tarihsel ve sosyolojik arka planı itibarıyla ondan ayrışan yönlere de sahiptir; ancak klasik aşırı sağ ile olan göbek bağını tamamen kopardığı söylenemez. Haliyle birbirini izleyen bu yeni normlar, karşımıza İslamcılığa eklemlenmiş, ulus-devleti ve ulusal kimliği otoriter bir hiyerarşiyle yeniden şekillendiren yeni bir aşırı sağ olgusunu çıkarmaktadır.

Bir diğer ifadeyle, ulus-devletin sınır hatlarını tahkim ederek ulusal kimliğin inşasını, yeniden üretimini ve din-ulus ilişkisini seküler/etnik bir düzlemde yeniden ele alan aşırı sağ ile iç içe geçmiş bir post-İslamcı gerçeklikten bahsedilebilir. Örneğin Batı’da aşırı sağ; yerli-yabancı dikotomisi, ırkçılık, yabancı düşmanlığı (ksenofobi) ve antisemitizm olguları üzerinden yükselirken, Ortadoğu’da İslamcılığın kendini aşırı sağ vurgular ve yerli-milli retorikler üzerinden temellendirmesi, bölgenin demokratik geleceği açısından kırılgan bir döneme işaret etmektedir. Klasik anlamda Batı’da post-faşizm daha ziyade biyolojik veya kültürel ırk temelinde yükselirken; Doğu’da etnik unsurlarla eklemlenen dini, mezhebi ve kutsal kaynaklara dayanılarak tahkim edilir. Batı’da mitleştirilen "üstün ırk ve seçilmiş ulus" tezi; Doğu’da "dinen seçilmişlik", "ilahî vazifelendirilmişlik" ve "kutsal atanmışlık" gibi spiritüel anlatılarla yer değiştirir. Dolayısıyla siyasi İslamcılığın, kriz dönemlerinde post-faşist bir karakter kazanarak evrimleştiği söylenebilir.

Bölgesel Vakalar Üzerinden Ampirik Analiz: İran, Mısır ve Türkiye

İslamcılığın aşırı sağ ve post-faşist matrislerle kurduğu bu kurucu ortaklık, Ortadoğu'daki üç temel vaka üzerinden somutlaştırılabilir:

• İran Deneyimi: 1979 İslam Devrimi’nin evrenselci, anti-emperyalist ve mezhepler üstü ümmet iddiası, zamanla katı bir teokratik devlet rasyonalitesine (maslahat) ve Fars milliyetçiliğiyle eklemlenmiş mezhebi bir dışlayıcılığa evrilmiştir. Bugün İran rejimi, evrensel bir ahlak nidası sunmaktan ziyade; kendi iç "ötekilerini" (seküler muhalefeti, etnik ve dini azınlıkları) bastıran, ulusal bekasını kutsallaştıran ve militer aygıtları estetize eden sağ-otoriter bir korporatizm sergilemektedir.

• Mısır Vakası: Müslüman Kardeşler (İhvan) hareketi, 2012'deki kısa süreli iktidar tecrübesinde kapsayıcı bir demokratik dönüşüm gerçekleştirememiştir. Siyasal kriz anlarında sivil-demokratik uzlaşı aramak yerine devlet aygıtını hızla kontrol etmeye ve kendi kurumsal hegemonyasını kurmaya yönelmesi, kitlelerde derin bir kutuplaşma yaratmıştır. Bu durum, toplumsal muhalefeti zayıflatmış ve neticede yerini askeri bir otoriter rejime bırakacak zemini hazırlayarak demokrasinin çöküşünü hızlandırmıştır.

• Türkiye Örneği: Türkiye'de milli görüş geleneğinden kopan ana akım siyasi muhafazakârlık, iktidarının ilk dönemlerinde (Bayat'ın öngördüğü anlamda) post-İslamcı, AB yanlısı ve demokratik reformcu bir profil çizmiştir. Ancak küresel ve yerel krizlerin ardından bu çizgi, yerini radikal milliyetçi sağ unsurlarla kurulan organik bir ittifaka (yerli ve milli blok) bırakmıştır. Evrensel İslami referanslar, ulus-devletin bekasını tahkim eden, sınır hatlarını kutsallaştıran ve güvenlikçi politikaları meşrulaştıran aşırı sağcı/popülist bir enstrümana dönüşmüştür.

Siyasetin Estetize Edilmesi ve Yapısal Sürgüler

Din, devlet ve ulus arasındaki ilişkiyle öne çıkan İslamcılığın, etnik formasyonu ve ulus-devlet inşasını kolaylaştıran bir enstrümana dönüşmesi, onun bölgedeki etnik kimliklerle senkronize olmasına olanak tanımıştır. Ruhani bir inanç sistemi olmanın çok ötesinde İslamcılık, Ortadoğu’da ulusal kimliğin koruyucusu ve kurumsal statükonun muhafızı olarak ele alınmaya başlanmıştır. Bu dönüşümün vardığı ortak nokta, çoğulculuk karşıtı, anti-demokratik bir paradigma üretmesidir.

Burada Walter Benjamin’in faşizmin ayırt edici özelliği olarak tanımladığı "siyasetin estetize edilmesi" kavramı devreye girmektedir. Benjamin, faşizmin kitlelere haklarını vermediğini, bunun yerine onlara kendilerini ifade edecekleri militarist törenler, devasa kitle gösterileri ve mitleştirilmiş semboller sunduğunu belirtir. Günümüz post-İslamcı aşırı sağ pratikleri de ekonomik ve sosyal krizleri çözmek yerine; dini sembolizmi, şanlı tarih anlatılarını ve düşman mitlerini medya aracılığıyla estetize ederek kitleleri mobilize etmekte ve rıza üretmektedir.

Dahası, İslamcılık artık ideolojik seviyede klasik-ütopyacı bir öğreti olmaktan ziyade; ırk, etnisite ve ulus merkezli hareketlerin varlık gösterdiği makro bir "matrisler kombinasyonu" olarak incelenmelidir. Bir başka deyişle modern İslamcılığini nitelendiren şey onun tarihsel-teolojik dogmaları değil; değişken, pragmatik ve siyasal iktidarın hegemonik bir baskı aracı olarak yapılandırılmasıdır. Bu pragmatizm, onun güncel ideolojik içeriğini yeterince açıklamaktadır.

Sunulan ideolojik ve siyasi referanslar konjonktüre göre biçim değiştirse de, İslamcı siyasetin devlet aygıtıyla kurduğu pragmatik ilişki hep bir süreklilik göstermiştir. Ortadoğu’da dinin politik bir kültür ve kimlik olarak devletle özdeşleşmesi, otoriter ulusal parti ve kurumların hegemonya tesis etmelerine elverişli bir zemin hazırlamıştır. İslamcılık bugün, sivil toplumu ve demokratik muhalefeti zayıf düşüren yıkıcı bir güç olarak, sağ-popülist siyasal iktidarların tahkimi için işlevsel görünmektedir.

Sonuç: Paradoksal Dönüşümün Sınır Hatları

İslamcılığın ve eş zamanlı olarak yeni aşırı sağ hareketlerin yükselişi, olağan bir siyasi nöbet değişiminin çok ötesinde, devletin ve toplumun kılcal damarlarına nüfuz edecek şekilde örgütlenmektedir. Klasik İslamcılık gibi post-İslamcılık da kriz anlarında demokratik kurumları tersine çevirerek arzuladığı otoriter meşruiyeti elde etmeye çalışmaktadır. 1930’larda Batı’da faşizm kendisini hem liberalizme hem de Marksizme karşı "üçüncü bir yol" ve alternatif bir muhayyile olarak öne sürerken; günümüzde benzer bir küresel/bölgesel sistem krizinin yarattığı boşluğun Doğu'da post-İslamcılık tarafından karşılandığı söylenebilir.

Yeni sağın anti-demokratik değerlerini idealize edilmiş total bir siyasi düzene yansıtan ve bunu yer yer "muhafazakâr devrim" sloganlarıyla ambalajlayan bu çizgi; kültürel, siyasal ve hukuki alanlarda bir umutsuzluk ve reaksiyon geleneği üretmektedir. Geçmişte sol ve faşizm arasında yürütülen totalitarizm tartışmaları, bugün yerini siyasal İslamcılık ile post-faşizm arasındaki kavramsal örtüşmelere bırakmıştır. Bir diğer ifadeyle, geleneksel aşırı sağın kurumsal krizler nedeniyle boşalttığı alanı bugün post-İslamcı pratikler doldurmaktadır.

Günümüzde İslamcılığı artık sadece mazide kalmış bir "bastırılmışın geri dönüşü" veya bir kimlik arayışı tezi üzerinden okumayan çağdaş düşünürler, onun doğrudan post-faşizmin ana akım paradigmasına dönüştüğüne dikkat çekmektedirler. Köktenci ulusalcı sağ, dini sembolizm ve kimlik politikaları üzerinden kendini güncelleyerek muazzam bir toplumsal rıza ve taban elde etmektedir. Bu yeni duruş; post-İslamcılığı demokrasi, çoğulculuk, insan hakları ve evrensel özgürlükler karşıtı ulusal-otoriter bir ideoloji ve geçilmesi imkânsız bir sınır çizgisi olarak tarihin sahnesine çıkarmaktadır. Başlangıçta her ne kadar post-İslamcı arayışların otoriter yapılara karşı (anti-faşizan) bir sivil özgürleşme vaadiyle filizlendiği iddia edilse de, pratik süreçlerin sonunda onunla yapısal olarak aynılaştığı gerçeği, köktenci sağın mirası üzerinden gelişen bu paradoksal dönüşümün en somut kanıtıdır.

Kaynakça

Bayat, A. (2011). Post-İslamcılık: Siyasal İslam’ın Çoklu Yüzleri (H. Ç. Yıldırım, Çev.). İletişim Yayınları.

Benjamin, W. (2012). Pasajlar (A. Cemal, Çev.). Yapı Kredi Yayınları.

Bora, T. (2017). Cereyanlar: Türkiye'de Siyasi İdeolojiler. İletişim Yayınları.

Roy, O. (1995). Siyasal İslamın İflası (C. Akalın, Çev.). Metis Yayınları.

Taş, H. (2022). Kutsallaştırma siyaseti: Siyasal İslamcılıktan ulusal sağ-popülizme dönüşüm. Muhafazakâr Düşünce Dergisi, 18(62), 45-68.

Traverso, E. (2018). Faşizmin Yeni Yüzleri: Popülizm ve Aşırı Sağ (B. Ata, Çev.). İletişim Yayınları.

Turan, Ö. (2021). Post-İslamist dönemde din ve milliyetçilik ilişkisi: Türkiye ve İran örnekleri. Alternatif Politika, 13(2), 312-339.

Çetinsaya, G. (2003). İslamcılık. T. Bora ve M. Gültekingil (Ed.), Modern Türkiye'de Siyasi Düşünce: İslamcılık içinde (Cilt 5, ss. 19-35). İletişim Yayınları.

Yılmaz, İ. (2020). Sağ popülizm, otoriterlik ve dinin araçsallaştırılması: Ortadoğu'da kriz rejimleri. Akademik Ortadoğu, 15(1), 89-114.

İlgili haberler