PEZKUWICHAINDIJITAL KURDISTAN NEWS 15 HEZÎRAN 2026 · DUŞEM
Gündem Görüş
Görüş

İstisna, Aciliyet ve Özgürlük: Kürt Siyasetinin Çıkmazı
Kürd siyaseti, tarihsel istisna hallerinin dayattığı aciliyet ile geleceğin siyasi tahayyülü arasında sıkışmış durumda: Bugün hayatta kalmak için alınan kararlar, Kürdün yarın bağımsız bir siyasi özne olarak hareket etme kapasitesini güçlendiriyor mu, yoksa onu giderek daraltıyor mu?

İstisna, Aciliyet ve Özgürlük: Kürt Siyasetinin Çıkmazı

Kürd siyaseti, tarihsel istisna hallerinin dayattığı aciliyet ile geleceğin siyasi tahayyülü arasında sıkışmış durumda: Bugün hayatta kalmak için alınan kararlar, Kürdün yarın bağımsız bir siyasi özne olarak hareket etme kapasitesini güçlendiriyor mu, yoksa onu giderek daraltıyor mu?

Rojava’da son aylarda yaşananlar, son Amerikan güçlerinin Irak’tan çekilmesi ve bütün bunların Kürt siyaseti açısından doğurduğu sonuçlar, sanırım çoğu Kürt gibi benim de zihnimi fazlasıyla meşgul ediyor. Kürt siyasi aktörlerinin—Öcalancılığı bunun dışında tutuyorum; çünkü benim açımdan Öcalancılık Kürt siyaseti değil, bir Türkleştirme siyasetidir—Kürdistan’ı yöneten sömürgeci devletlerle özdeşleşmeye, hatta onları savunmaya bir kez daha ne kadar hazır olduklarını görmek, bazen Türklerden, Iraklı Araplardan ve Farslardan daha Türk, Iraklı veya İranlı görünecek ölçüde, beni kendi düşüncemin de yaşananların aciliyeti ve dolaysızlığı tarafından fazla belirlenip belirlenmediğini sorgulamaya itti. Bu baskıyı hisseden tek kişi olduğumu sanmıyorum.

Çoğu Kürt gibi beni de meşgul eden bu soru, giderek daha fazla Adorno’nun aciliyet eleştirisini düşünmeye yöneltiyor; özellikle de “aciliyetin öncelikleri”nin neyin düşünülmeye değer olduğuna önceden karar vermesine yönelik itirazını. Düşüncenin kendisini bütünüyle anın acil durumuna teslim etmemesi gerektiği yönündeki ısrarı önemlidir. Fakat Kürdün durumu bu yaklaşımın sınırlarını da gösteriyor. Aciliyet, olağan siyasi hayatı kesintiye uğratan geçici bir durum olmaktan çıkıp bir ulusun tarihsel varoluş koşullarından biri haline gelmişse ne olur? Nesiller boyunca olağanüstü hal yasaları, istisna halleri, militarizasyon, savaş, yerinden edilme, hapis ve soykırım altında yaşamış bir halk için eleştirel mesafe ne anlama gelir? Otoriter ve totaliter rejimlerin tanıdığı sınırlı hukuki güvenceler bile Kürdün varlığı söz konusu olduğunda defalarca askıya alınmıştır.

Bir Kürt olarak benim için bu yalnızca teorik bir mesele değil. Ben bu koşulların içinde büyüdüm. İran-Irak Savaşı ve aynı dönemde İran devleti ile Kürdistan Peşmergesi arasındaki silahlı çatışma boyunca, sekiz yıl gün batımından gün doğumuna kadar evden çıkmamızı yasaklayan bir sokağa çıkma yasağı altında yaşadık. Hapis, sürgün, savaş, ölüm veya soykırım ihtimaliyle karşı karşıyayken düşüncenin önceliklerinden soyut biçimde söz etmek kolay değildir. Bunlar dolaysızlığın örnekleri değildir; gerçek ve bazen kaçınılmaz bir aciliyet yaratan koşullardır. Siyasi bir topluluk karar vermek zorundadır. Bazı şeylerin şimdi yapılması gerekir; bazıları bekleyebilir.

Dolaysızlık sorunu başka bir yerde ortaya çıkar. Sürekli karar verme zorunluluğu, içinde bulunduğumuz durumu anlama alanını daraltabilir. Bir kriz diğerini izlediğinde ve her biri daha öncekini anlamaya fırsat kalmadan yeni bir karar dayattığında, tarihsel ve eleştirel dolayım giderek zorlaşır. Sorun siyasetin acil olana cevap vermesi değildir; vermek zorundadır. Sorun, bugünün baskısının yalnızca ne yaptığımızı değil, içinde hareket ettiğimiz siyasi gerçekliği nasıl kavradığımızı da belirlemeye başlamasıdır. Kürt siyaseti, sürekli ve varoluşsal anlamda, Kürde dayatılan istisna rejimlerine karşı örgütlenmek zorunda kalmıştır. Olağan siyasi hayat kapatıldığında gizli örgütlenme, devletin meşru siyaset alanı olarak tanıdığı sınırların dışında faaliyet, silahlı mücadele, gizlilik, olağanüstü disiplin ve fedakârlık siyasi varlığın korunmasının araçları haline gelebilir. Bu anlamda modern Kürt siyaseti büyük ölçüde Kürdün tabi tutulduğu istisna haline karşı bir tür karşı-istisna olarak gelişmiştir.

Fakat burada Kürt siyasetinin yeterince yüzleşmediğini düşündüğüm bir tehlike var. İstisnaya direnmek için ortaya çıkan bir siyaset, zamanla bizzat istisna tarafından örgütlenmeye başlayabilir. Başlangıçta istisnai bir düzenle mücadele etmek için kullanılan araçlar kendi kurumlarını, hiyerarşilerini, alışkanlıklarını, siyasi dilini ve zaman anlayışını üretir. Muhalefet yalnızca yapılan bir şey olmaktan çıkar ve siyasi varoluşun zeminine dönüşebilir. Bir noktadan sonra mücadele, siyasetin içinde yürütüldüğü koşul olmaktan çıkıp siyasetin ne olduğunu tanımlamaya başlar . > Başlangıçta Kürt siyasetini koruyan araçlar böylece zamanla bir örgütün davranışını, kurumlarını, hiyerarşilerini ve gelecek tasavvurunu belirleyebilir. Her yeni kriz eleştiriyi zamansız, hesap verebilirliği ertelenebilir, stratejik yeniden düşünmeyi tehlikeli ve yeni fedakârlıkları acil gösterebilir. Bu acil durumların gerçek olmadığını söylemiyorum. Tam tersine, sorun tam da çoğunun son derece gerçek olmasından kaynaklanıyor. Gerçek acil durumlar onlarca yıl birbirini izlediğinde Kürt siyaseti, onların ötesinde bir gelecek tahayyül etme yeteneğini yavaş yavaş kaybedebilir. Burada kavramları birbirine karıştırmamak gerekir. İstisna hali acil durum değildir; acil durum aciliyet değildir; aciliyet de dolaysızlık değildir. Fakat Kürt tarihinde bunlar sürekli birbirine eklemlenmiştir. İstisna hali Kürdistan üzerinde kalıcı bir yönetim biçimine dönüşebilir. Bu yapı savaş, baskı, hapis, yerinden edilme ve siyasi yok oluş tehdidi gibi tekrar eden acil durumlar üretir. Bunlar da gerçek siyasi aciliyetler yaratır: Bir şey yapmak gerekir ve bazen gerçekten şimdi yapmak gerekir.

Dolaysızlık başka bir düzeyde ortaya çıkar. Biriken aciliyetlerin baskısı altında tarihsel, yapısal ve eleştirel dolayım alanı daralabilir. Son savaş, son tehdit, son ittifak, son ihanet veya son geri çekilme yalnızca cevap verilmesi gereken bir olay olmaktan çıkar; diğer her şeyi anlamlandırdığımız çerçeveyi de belirlemeye başlar. Burada dolaysızlıktan kastım budur. Bir olayın zamansal olarak yakınlığından veya acil bir cevap gerektirmesinden söz etmiyorum. Önümüzde duran durumun kendi yorum ufkuna dönüşmesi tehlikesinden söz ediyorum. Böyle olduğunda, cevap vermek zorunda olduğumuz olay kendisini üreten tarihi ve yapıları görünmez hale getirebilir. Son krize cevap vermekte giderek ustalaşırken, Kürt siyasetinin neden aynı tür krizlerle tekrar tekrar karşılaştığını sormakta zorlanabiliriz.

Bunun başka bir sonucu daha var. Sürekli istisna altında yaşamak, muhalefetin kendisini siyaset için yeterli gösterebilir. Ortak düşman, ona karşı çıkanlar arasındaki derin farklılıkları örtebilir. Aynı hedeflere, aynı çıkarlara veya aynı baskı deneyimine sahip olmayabilirler; sonrasında nasıl bir düzen kurulacağı konusunda da tamamen farklı şeyler düşünüyor olabilirler. Fakat ortak düşmanı yenmenin aciliyeti, bu farklılıkları gündeme getirmeyi ikincil, hatta sorumsuz gösterebilir.

Oysa aynı güce karşı olmak, ortak bir siyasi geleceğe sahip olmak demek değildir. Kürt siyaseti açısından bu hayati bir ayrımdır. Mevcut düzenle mücadele etmek, o düzen ortadan kalktıktan sonra Kürt için neyin mümkün olacağını sormanın yerine geçemez. Bu soru sürekli aciliyet adına ertelenirse, muhalefetin kendisi Kürt siyasetinin ve nihayetinde Kürdün bağımsız bir siyasi özne olarak varlığının siyasetsizleştirilmesinin araçlarından birine dönüşebilir.

Bu durumu özellikle Kürt partilerinin İran İslam Cumhuriyeti karşısındaki tutumlarında görüyorum. Siyasi düşünce ve stratejilerinin önemli bir bölümü İslam Cumhuriyeti’nden nasıl kurtulacakları etrafında şekilleniyor. Buna rağmen bu yöndeki işbirliği, Kürdün ulusal statüsünün ve bundan doğan hakların önceden tanınması şartına nadiren ciddi biçimde bağlanıyor. İslam Cumhuriyeti sonrasında Kürdün siyasi statüsünün ne olacağı da ne Kürt partileri arasında ne de Farslar ve diğer Fars olmayan uluslarla ilişkilerinde yeterince açık bir müzakere konusu haline gelmiş durumda. Oysa çok temel sorular cevapsız kalıyor. İslam Cumhuriyeti’nden kurtuluş Kürt için tam olarak ne anlama gelecek? Diğer Fars olmayan uluslar açısından ne anlama gelecek? Yerine nasıl bir siyasi düzen kurulacak? Kürt ulusunun bu düzendeki statüsü ne olacak? Daha da önemlisi, sonrasının siyasi koşulları belirsiz bırakılıyorsa Kürt ve diğer Fars olmayan uluslar İslam Cumhuriyeti’ne karşı mücadeleye hangi koşullarda katılacak?

Burada hem stratejik bir ihmal hem de stratejik bir korku görüyorum. İslam Cumhuriyeti’ne muhalefet siyasi ufku öylesine kaplayabilir ki Kürdün ulusal statüsünü ve siyasi geleceğini, ya da daha genel olarak Fars olmayan ulusların statüsünü gündeme getirmek “asıl” mücadele karşısında ikincil gösterilebilir. Hatta bunu şimdi tartışmanın rejime karşı mücadeleyi zayıflatacağı ileri sürülebilir. Fakat bu “şimdi” çok uzun sürebilir. İslam Cumhuriyeti’nin sonu tahayyül edilirken, onun ardından Kürt ve diğer Fars olmayan ulusların hangi siyasi, hukuki ve bölgesel statüye sahip olacağı sürekli ertelenebilir. Böylece bir istisna halinin sona ermesi istenirken, onun yerine gelecek düzenin Kürdü Farslarla eşit ilişki içinde bağımsız bir siyasi özne olarak tanıyıp tanımayacağı yeterince sorgulanmaz.

Bütün bunlar beni Kürdün siyasi geleceği açısından “çözüm” dediğimiz şeyin aslında ne anlama geldiğini eskisinden daha radikal biçimde düşünmeye itti. Şüphelerim Rojava’daki son gelişmelerle başlamadı. Güney Kürdistan’da bugün gördüklerimiz de tek bir olayın, kararın veya siyasi başarısızlığın sonucu değil. On yıllara yayılan tereddütlerin, yanlış kararların, stratejik hesap hatalarının ve belki de en önemlisi, hayatta kalmanın acil zorunluluklarının ötesini düşünememenin birikmiş sonuçlarıyla karşı karşıyayız.

Bölgesel özerklik, federalizm veya Kürdistan’ın coğrafi olarak sınırlandırılmış bir parçasıyla sınırlı benzer düzenlemelerin Kürdün ulusal ve siyasi geleceğine kalıcı bir cevap verebileceğinden giderek daha fazla kuşku duyuyorum. İran bağlamında aynı soru Fars olmayan diğer ulusların siyasi geleceği için de geçerlidir. Hazır bir alternatifim olduğunu iddia etmiyorum. Fakat artık bu temel sorudan kaçamayız. Kürt siyasetçilerin, aydınların, sanatçıların, aktivistlerin ve Kürt ulusunun siyasi geleceğini önemseyen herkesin bunu bugüne kadar olduğundan çok daha radikal biçimde tartışması gerekiyor.

Bu bölgesel çözümlerin yetersizliğini sorgulamak, onların görünürdeki karşıtını kabul etmek anlamına gelmez. Asimilasyon çözüm değildir. Kürt siyasetini Kürdistan’ı yöneten devletlerin çıkarlarına tabi kılan entegrasyon da çözüm değildir. Kürt ulusunu bir etnisiteye, milliyete, dile veya yöreselliğe indirgerken Kürdün bağımsız bir siyasi özne olarak giderek ortadan kalkması da çözüm değildir. Bunlar farklı siyasi dillerle savunulabilir. Benim için önemli olan siyasi sonuçlarıdır. Kürt ulusunun bağımsız siyasi talepler üretme kapasitesini ortadan kaldırıyorlarsa, kavramsal farklılıkları bu ortak sonucu gizlememelidir.

Daha rahatsız edici bir soru da var. Eğer Kürdün geleceği için sunulan nihai cevap entegrasyon ise, nesiller boyunca süren direniş, hapis, yerinden edilme, fedakârlık ve dökülen kan ne içindi? Eğer varılacak yer Kürdün bağımsız bir siyasi özne olarak ortadan kalkmasıysa, asimilasyon aynı siyasi sonucu çok daha sessiz, daha yavaş ve kıyaslanamayacak kadar düşük bir insani bedelle sağlayabilirdi.

Bu nedenle seçeneklerimizin, yapısal sınırları giderek daha görünür hale gelen bir bölgeselcilik ile Kürdistan’ı zaten yöneten egemen düzenlere sözde pragmatik bir entegrasyondan ibaret olduğunu kabul etmekte zorlanıyorum. Başka bir soru sormamız gerekiyor: Her ikisinin ötesinde bir siyasi ufuk tahayyül edilebilir mi? Kürt siyasetini sınırlarını zaten bildiğimiz düzenlemelere kalıcı biçimde hapsetmeyen, ama Kürdün ulusal ve siyasi varlığını da onu bağımsız bir siyasi özne olmaktan çıkararak “çözmeyen” bir ufuk?

İşte tam burada aciliyet yeniden karşımıza çıkıyor. Kürt siyaseti karşı karşıya olduğu tehlikelerden uzaklaşıp tarihin dışında güvenli bir düşünce alanına çekilemez. Böyle bir yer yok. Ama siyasi tahayyülünü de bugün en acil görünen şeye teslim edemez. Kürt siyaseti bir şekilde iki zamanı aynı anda yaşamak zorunda: aciliyetin dayattığı zaman ile siyasi bir geleceğin gerektirdiği zaman.

Hapis, yerinden edilme, asimilasyon ve entegrasyon, öldürülme, soykırım veya siyasi yok oluşu önlemek için bugün ne yapılmalı? Bu sorudan kaçamayız. Fakat aynı anda şunu da sormalıyız: Bugün zorunlu gördüğümüz eylemler yarın için ne üretiyor? Nasıl güç ilişkileri, nasıl kurumlar, nasıl liderlik biçimleri ve nasıl bir siyasi özne? Gizli örgütlenme belli koşullarda zorunlu olabilir; peki gelecekte demokratik siyasi örgütlenmenin imkânını koruyor mu, yoksa giderek ortadan mı kaldırıyor? Silahlı direniş bir siyasi topluluğu savunabilir; fakat silahlı örgütün hayatta kalması zamanla savunmak için kurulduğu topluluğun hayatta kalmasının yerine geçebilir mi? Bugün kaçınılmaz görünen bir uzlaşma, yarın Kürt siyasi failliğinin alanını genişletiyor mu, daraltıyor mu?

Bu soruları acil durumun bitmesini bekleyerek erteleyemeyiz. Kürt tarihi bize böyle temiz bir “sonra”nın geleceğine inanmak için fazla neden vermiyor. İstisna kalıcı bir yönetim biçimine, aciliyet de kalıcı bir siyaset yapma biçimine dönüştüğünde “krizden sonrasını” beklemek sonsuza kadar beklemek anlamına gelebilir. Bu nedenle Kürt siyasetinin ihtiyacı olan şey, aciliyete yalnızca boyun eğmek değil, onu değerlendirebilme kapasitesidir. Siyasi bir topluluk öncelik belirlemek zorundadır ve bazen karar gerçekten bugün verilmelidir. Fakat bir örgütün aciliyeti bir ulusun aciliyetiyle aynı şey değildir. Hiçbir örgüt, parti, silahlı güç veya liderlik, yalnızca acil durum ilan ederek kendi örgütsel aciliyetini Kürdün ulusal aciliyetine dönüştürememelidir.

Neyin acil olduğuna kim karar veriyor? Kürdün nasıl cevap vereceğini kim belirliyor? Bu kararın bedelini kim ödüyor? Zorunluluk adına hangi yetkiler yaratılıyor ve “şimdi zamanı değil” denilerek neler eleştirinin dışına çıkarılıyor? Ve belki de en az sorulan soru: Acil durum nasıl sona eriyor? Onun gerekçelendirdiği istisnai yetkiler onunla birlikte nasıl sona erecek? Öngörülebilir hiçbir sonu olmayan bir istisna artık istisna değildir. Kendi başına bir siyasi düzene dönüşmüştür. Dolayısıyla mesele aciliyetten kaçmak değil, aciliyetin kadere dönüşmesini engellemektir. Kürt siyaseti kendisini tarihin baskısından çıkarıp dünyayı güvenli bir yerden yargılayamaz. Tekrar tekrar istisna hallerine maruz bırakılmış bir ulus için böyle bir konum belki hiçbir zaman var olmadı. Fakat tam da bu nedenle eleştirel dolayımı korumak daha az değil, daha fazla önem taşır. Acil olana cevap vermek, acil olanın bütün siyasi durumu tanımlamasına izin vermek demek değildir. Zorunluluk gerçek olabilir; fakat bu, onun siyasetin en yüksek otoritesi haline gelmesini gerektirmez.

Kürt siyaseti istisnayla yüzleşmek zorunda kaldı ve çoğu zaman hayatta kalabilmek için kendi karşı-istisnasını üretmek zorunda kaldı. Asıl soru, bu karşı-istisnanın onun kalıcı siyasi biçimine dönüşüp dönüşmeyeceğidir. Kürt bugün hayatta kalmak için mücadele etmek zorunda. Fakat bugün hayatta kalmayı mümkün kılan araçlar, Kürdü yarın siyasi olarak hareket etmeye daha muktedir mi kılıyor, yoksa daha az mı?

Belki de nihai ölçüt budur: Bugün zorunluluk adına yaptıklarımız, Kürdün gelecekte bağımsız bir siyasi özne olarak varlığını sürdürme ve hareket etme kapasitesini artırıyor mu, azaltıyor mu?

İlgili haberler