PEZKUWICHAINDIJITAL KURDISTAN NEWS 15 HEZÎRAN 2026 · DUŞEM
Gündem Görüş
Görüş

Kürt Politik İdeasının Ontolojik Tıkanması

Giriş: Siyasalın Özerkliği ve Kurucu İradenin Depolitizasyonu

Siyasal düşünce tarihi; mekânın tözü, hukukun normatif sınırları ve egemenliğin karar verici gücü arasındaki ontolojik gerilimlerin tarihidir. Bir ulusun tarih sahnesinde kurucu bir özne olarak varlık kazanması, salt toplumsal bir dinamizme ya da kültürel bir ethos’a sahip olmasıyla değil; siyasal olanın özerkliğini kavrayıp kendi "Nomos"unu, yani toprağın kurucu hukukunu inşa edebilmesiyle mümkündür. Carl Schmitt’in desizyonizm kuramında açıkça ortaya koyduğu üzere egemenlik, soyut normların koruyuculuğuyla değil, olağanüstü ve kuralsız anlarda "karar verebilme" yetisiyle tescillenir. Bu bağlamda Kürt siyasal aklı, tarihsel ve coğrafi trajedilerin ötesinde, felsefi anlamda derin bir "desizyonizm krizi" ve "apolitizm" açmazıyla karşı karşıyadır. Kürt politik ideası; mekânı politik bir töz olarak kuramamış, egemenlik kavramını teolojik bir reddiyeyle nötrleştirmiş ve neticede kendi kurucu iradesinden feragat ederek modern devlet kozmolojisinin çeperinde yönetimsiz bir ulus konumuna indirgenmiştir.

Bu çalışmanın temel iddiası, Kürt siyaset sahnesindeki yapısal krizin, tarihsel bir oldubittinin ya da salt harici hegemonya politikalarının bir sonucu olmadığı; aksine bizzat siyasal kavramının kuramsal olarak söküme uğratılmasından kaynaklandığı yönündedir.

Platon’un mekân ile ulus arasındaki tinsel bağı tasvir eden kurbağa metaforundan Henri Lefebvre’in mekânın üretimi kuramına uzanan çizgide, Kürt coğrafyasının Osmanlı-Safevi rekabetinden ulus devletlerin monist tahakkümüne uzanan yarılması, sadece toprağın değil, bizatihi toplumsal öznenin bölünmesiyle sonuçlanmıştır. Giorgio Agamben’in formüle ettiği "istisna hali"nin kalıcı bir norm haline geldiği bu coğrafyada Kürtler, egemen siyasal yapıların hukuk düzeninin hem içinde hem dışında tutularak "çıplak hayat" formuna hapsedilmiştir.

Siyaseti kurucu bir iktidar felsefesi yerine, ahlaki bir "devlet kötüdür" teolojisine indirgeyen bu depolitizasyon süreci, Kürt politik öncülerini bir tarih yapıcı olmaktan çıkarmış ve onları egemen ulusların güç ilişkilerinde bir kaldıraç nesnesine dönüştürmüştür. Dolayısıyla bu makale; mekân, politika, tin ve egemenlik kavramları üzerinden Kürt siyasal aklının tarihsel tıkanıklığını kriz-kritik süzgecinden geçirerek, siyasalın ontolojisi bağlamında yeni bir mücadele mekaniğinin imkânını aramayı amaçlamaktadır.

Kriz-Kritik ve Kürt Siyasetinin Çıkmazı

Siyasal düşünceler genellikle revaçta olan siyasi anlayış çerçevesinde şekillenir. Kimi düşünürler dönemin siyasi anlayışına, politik uygulamalarına karşı çıkan teoriler ileri sürer ve zamansal döngüye farklılık katar. Kürtler “siyasal olan” ve “siyasal kavramı”nın anlamından oldukça uzak bir yerde durmaktalar ve bu kavramlara yükledikleri anlamlar günümüz ruhunun çok ötesinde bir bağlamda seyretmektedir. Söz konusu tartışmayı daha anlaşılır kılmak için dönemin siyasi, tarihi ve uluslararası gelişmelerine değinmek gerekir. Son tahlilde ise siyasalın otonumluğu bağlamında formüle etmek istediğimiz “karar vericilik” kavramının anlamı üzerinde de durmaya çalışacağız.

Nomos’un Yarılması ve Kürt Siyasal Aklında Desizyonizm Krizi

Carl Schmitt’in sıkça kullandığı kavramlardan biri de “desizyonizm” kavramıdır. Nedir desizyonizm? Desizyonizm, Batı dilinde “karar” demektir. Schmitt’e göre egemen, olağanüstü hale karar verendir. Yani bir ulusun kendi iradesini, hukukunu ve kabiliyetini ortaya koymada nihai karar yetkisine sahip olmasıdır. Kürtlerin politik kavrayışında ya da yaşadıkları olay ve olgular karşısında yerini tayin etmek oldukça zordur. En basit ifadeyle Kürt politik aklı; siyaset formasyonundan geçmiş, üzerinde yorum yapabilecek kadar gizemi barındıran somut, argümantatif bir çalışma düzenine sahip değildir. İlk kabul edilmesi gereken de bu duruma dair eleştirel bir tartışmanın sınırlarını belirlemek olacaktır.

Öyle ki bu çalışmanın temel iddiası da bu krizi kritik etmektir. Temel tezlerden hareketle şunu söyleyebiliriz: Kürt siyasal aklının, coğrafyasında gerçekleşen olaylar karşısındaki tutumu klasik bir oldubittiye indirgenemez. Kürtlerin tüm politik deneyimlerinin de ötesinde, esas düzlemde coğrafya merkezli bir iktidar ve siyaset felsefesi geliştiremediği savlanabilir. Schmitt’in formüle ettiği anlamda "siyasal olan", her şeyden önce net bir dost-düşman ayrımı yapabilme ve bu ayrımdan hareketle kurucu bir irade beyan edebilme gücüdür. Kürt politik ideası ise bu ayırıcı nitelikten yoksun kalarak, iktidara ilişkin düzlemde somut bir yasa ve hukuk deneyimi sunamamaktadır. Kürt siyasi oluştaki yönetim/iktidara ilişkin olan “normatif” ve “karar vericilik” tarafı oldukça az bir yer kaplamaktadır.

Kritiği yapılacak konunun muğlak bir tarihsel döngüye hapsolması ve günümüz siyaset sahnesinde nasıl bir rol üstleneceği bazı zorluklar içermektedir. Birincisi, Kürt siyaseti kavramının somut olarak normatif, tarihsel, sosyolojik ve epistemolojik bir anlam kazanarak karşı bir kavrama dönüşememesidir. İkincisi, siyasetin coğrafi ya da ulusal kimliğine ilişkin vurgu eksikliğidir. Peki, tüm bu zorlu alanın ortasında Kürt siyaseti kavramına nasıl bir rol vermek gerekmektedir? Bu terimin coğrafi ulusal kimliğine özgü siyasal göndermelerin temel izleklerine nasıl ulaşılabilir? Bu doğrultuda bir dizi tarihsel olaya bakmakta fayda var.

Kürtlerin ciddi bir kriz yaşadığı çok aşikârdır. Kürtler otokton bir halk ve teritoryal anlamda güçlü bir toplumsal, siyasal dinamizme sahip olmalarına rağmen ulusal temelde varoluşsal sorun yaşamaktadırlar. Platon, Akdeniz'deki Yunan varlığını tasvir etmek için Phaidon'da "denizin kıyısında, bir göletin çevresindeki kurbağalar veya karıncalar gibiyiz," der (Umberto Eco, Antik Yunan, Alfa Yay. s. 76). Bu bize coğrafi mekândan politik mekâna geçişte ulusların üzerinde yaşadığı coğrafya ile ilişkilenmesinin ne denli önemli olduğunu gösterir. Bilhassa ulusun (ethos) kimlik oluşturma sürecine eşlik eden din, tarih, kültür, eko-politik ve siyasal kurumlar gibi sahip olunan çoğul dinamiklerin/kuramsal araçların belirleyici olduğunu söylemek yerinde olur. Bu çerçevede ulusların mücadele mekaniğinde toprak-yurt ile ilişkisi, son derece önemlilik arz eden konuların başında gelir. Zira politik ve kültürel gelişim ile düşünce faaliyeti, varlığını içinde doğup geliştiği mekâna borçludur. Bu nedenle denilebilir ki mekân ve politika arasındaki ilişki tinsel bir ilişkidir. Carl Schmitt’in "Nomos" kavramıyla temellendirdiği üzere; hukuk ve siyaset soyut ilkelerden değil, somut olarak toprağın ölçülmesinden, bölünmesinden ve sahiplenilmesinden doğar. Toprakla kurulamayan bu tinsel ve hukuki bağ, Kürt siyasetini mekânsız bir söylem krizine itmektedir.

Siyasalın Ontolojisi ve "Kendi Bilincinde Olma" İlkesi

Kürtlerin siyaset sahnesinde mevcut kavramları yeniden sorgulaması gerektiğine inanarak açık bir şekilde söylersek; “siyasal nedir”, “devlet nedir”, “mekân nedir”, “siyaset nedir” gibi sorulara anlamlı tarzda yanıtlar bulmaya çabalamak, tarihte başlayan ve günümüze değin süren politik krizin doğasını ve yanı sıra "kendi bilincinde olma ilkesi"ni anlamamızı sağlayacaktır. Bu anlayış, politik bir eylem olarak Kürt tarihi bilincinin merkezinde yer alır. Hannah Arendt'in vurguladığı gibi, siyaset ancak insanların ortak bir mekânda, "kamusal alanda" özgürce eylemesi ve söz söylemesiyle var olur. Kürt tarihi ise bu kamusal alanın inşasından ziyade, sürekli bir hayatta kalma stratejisine hapsolmuştur. Oysa ulus ile siyaseti birbirinden ayırmak imkânsızdır. Bu temel üzerinde siyaset, kolektif olmakla beraber uluslaşmaya dayalı bir eylemdir. Diğer bir ifadeyle, bir ulusun kendi bilincinde olma anlayışı, bölünmüş Kürtleri uluslaşma çerçevesinde kolektif olarak birleştirmek açısından mümkün olacaktır.

Lefebvre’ye göre, “mekânın üretimi varsa, tarih de vardır.” (Lefebvre, 2014: 75) Siyasal düşünceler mekânın varlığı üzerinden gelişir; bununla birlikte insan eylemlerine ve onların etkin-kurucu rolüne ilişkin tarih, ancak ve sadece gelecek ve gelecekte olacaklar açısından mekânda gelişir. Bu anlamıyla mekân-siyaset ve mekân-tarih arasındaki ilişki, ontolojik temelde dolaylı-dolaysız olarak ulusun tinsel ilerleme düşüncesiyle ilintilidir. Tarihi tarih yapan şey özgürlük ve yasallığın birliği ise, tarihin içinde gerçekleştiği, geliştiği ve anlam kazandığı mekân da bu hukukiliğin/yasallığın evidir.Günümüz ifadesiyle kavramsal anlamda ulusal düşüncenin oluşumu bu noktada önem kazanıyor. Bu konuda ilk akla gelen, ulusların toprak, tarih ve coğrafya merkezli politik bir meşruiyet elde etmesidir. Bu nedenle coğrafya, bütün çağlarda siyasi olanı belirleyen önemli bir aktördür. Kürt tarihi de baştan itibaren söz konusu coğrafi etmenlerin baskısı altında kalmıştır. Bu konum yüzünden Kürtler yüzyıllar boyunca iki güçlü ulusun çatışma alanında birçok problemle karşı karşıya kaldılar. Çünkü Kürt coğrafyası Osmanlı ve Safeviler gibi iki imparatorluk gücünün paylaşımı arasında yer almaktadır. Kürtler salt coğrafi bölünmelere değil, aynı şekilde arasına sıkışıp kaldıkları egemen ulusların dini, mezhebi ve kültürel kimlikleri konusunda da bölünmeler yaşadı.

O halde bu konuda öne çıkan genel kanı, “Kürt sorunu”nun bir hegemonya sorunu olduğu yönündedir. Tarihsel çatışmalara, merkeziyetçi siyasal ve toplumsal ilişkilere, aynı zamanda sosyoloji ve tarihteki bazı klasik temalar hesap edildiğinde doğal olarak bu düşüncenin esas alındığı görülür. Bu da bizi doğrudan asıl konumuza getirmektedir. Bölünerek pay edilen sadece coğrafya değil, aynı zamanda bizatihi Kürtlerin kendisidir. Yani Kürtlerin; kendilerini yöneten hegemonik ulusların Kürt olmayan yurttaşı ve bir ulus olarak siyasal/idari temsiliyeti, hatta meşruiyeti olmayan bir toplum haline gelmeleridir. Giorgio Agamben’in kuramıyla düşündüğümüzde Kürtler, egemen devletlerin hukuk düzeninin hem içinde hem dışında bırakılarak sürekli bir "istisna hali" içinde yaşamaya mahkûm edilmişlerdir. Siyasal haklardan mahrum bırakılan, sadece biyolojik olarak var olmasına izin verilen bu kitle, modern devlet mekanizmasının "çıplak hayatı" haline gelmiştir. Belki de fazla ileri gidip bu bölünmenin, Kürtler açısından varoluşsal bir bölünme olduğunu söyleyebiliriz.

Yurtsuzlaşmanın Teolojisi: İdari Parçalanmışlık ve Monist Otoritenin Çeperi

Kürtler önce ikiye ve ardından dörde bölünerek teritoryal anlamda ulusal modalite ile bağlarında ciddi kırılmalar yaşadılar. Kürtlere yönelik politikalar bununla sınırlı kalmadı; mezhebi, dini ve ideolojik bölünmeler daha karmaşık sorunların ortaya çıkmasını tetikledi. Politik model ve kişilik olarak Kürtler; bir dini retorik şeklinde sosyal-siyasal yaşayışlarına yansıyan “tarih teolojisi” veya “ilahi takdir” adına ortak din, mezhep ve ideolojiler üzerinden topraklarından koparılarak yurtsuzlaştırıldılar.

Kürtlerin maruz kaldıkları bu parçalanmışlık, modern kavrayışımızı şekillendiren etkenler çerçevesinde düşünüldüğünde iki yüz yıllık bir dönemi içerse de kökleri itibarıyla çok daha eskilere uzanır. Bir başka deyişle, bu temanın eleştirisi birkaç çağ ötesine gider. Bunun Kürtlerin kaderi için ne kadar kötü sonuçlar doğurduğu herkes tarafından bilinmektedir. Diğer uluslarda dini, mezhebi ve siyasal düşünceler toplumsal bölünmüşlük ve parçalanmışlığın önüne geçerek ulusun bütünlüğünü sağlarken, Kürtlerde tam aksine kimlik ve yanı sıra sahip oldukları toprağın bölünmesini kışkırtan bir karakter sergiler. Ancak şu da unutulmamalıdır ki, Kürt kültürü olarak bilinen şeylerin büyük çoğunluğu egemenliği altında yaşayan ulusların baskın kültürüne özgüdür.

Bu parçalanmışlığın idari boyutuna bakıldığında Kürtler tek bir merkezden değil, birçok merkezden doğrudan yönetiliyordu; ayrıca artık bir değil birkaç mezhep, merkezi otorite ve siyasal düşünce tarafından idare ediliyorlardı. Batı’daki Protestanlar ve Katolikler arasındaki gerilimin bir benzeri, Kürtleri yöneten imparatorluklarda ve daha sonrasında merkezi hükümetlerde baş gösterir. Kürtler öncelikle İslamcılığın yanı sıra mezhepçiliğin politik entrikalarıyla, ardından sekülerleşmenin modernist hezeyanlarıyla avutulmaya itildiler. Böylece kendilerini yöneten imparatorlukların sınır antlaşmalarına, dini ve siyasi ortaklıklarına ve sonrasında ulus devletlerin monist otoriter devlet anlayışına bağımlı hale gelmiş oldular. Bu durum Kürtleri uluslararası gelişmelerin dışında bıraktı. Daha doğrusu kaderlerine ilişkin politik, kültürel, hukuki ve dini kararları artık Kürtler değil, diğer uluslar veriyordu. Max Weber’in belirttiği anlamda, belirli bir toprak parçası üzerinde "meşru şiddet kullanma tekelini" elinde bulunduran devlet aygıtı, Kürt coğrafyasında harici güçler tarafından kurulmuş ve Kürtler bu aygıtın öznesi değil, nesnesi konumuna indirgenmiştir.

**Jeopolitik Yanılsama: Kürt Coğrafyasında Savaş, Barış ve Kurucu İrade

**

Bölgenin egemen ulus devletleri topraklarını genişletme politikaları güderken, Kürt politik öncüler reformasyon yerine mezhebi ve iktidar çatışmaları arasındaki kanlı iç savaşlara tanıklık ediyordu. Osmanlı-Safevi rekabeti, Kürt coğrafyasının bu iki güç tarafından paylaşılmasına yarıyordu. Kürtler uzun bir dönem, iki imparatorluktan birinin diğerini alt edeceği, gücüne son vereceği veya diğerini coğrafyanın dışına atacağı algısıyla jeostratejik ve jeopolitik bir sonuç elde edeceklerine inandılar. Oysa her savaş sonrası imzalanan yeni bir antlaşma, konsensüs ve ittifak yanılsaması; Kürt coğrafyasının paylaşımıyla, siyasal bir sınırın yokluğuyla ve Kürtlerin geleceğini ve politik egemenliğini tehlikeye atabilecek bambaşka senaryolarla sonuçlanıyordu.

Bir başka deyişle iki güç arasındaki savaş ve barış, Kürtlerin çöküşü ve yerel örgütlenmelerin yıkılması anlamına geliyordu. Zira bu boşluk, Kürtleri kendine eklemleyebilmeleri için gereken işgal alanını belirliyordu. Bugünlerde can alıcı sorun; siyasal olarak Kürt politikasına gerçek bir itici güç kazandırma yeteneğini içeren siyasalın yahut mücadele mekaniğinin nasıl kurulacağı yönündedir.

Söz konusu tarihi kırılma; erken dönemden tutun da günümüze değin arka planda işleyen, işledikçe de ulusal bilinçle ortaya çıkan yeni bir tarihsel devinim doğurmuştur. Bu devinimle birlikte etnik/ulusal iradenin, tarihi olgu ve olaylarda etkin, müdahaleci ve kendi kendini inşa eden gerçekliğini yeniden düşündüğü söylenebilir. Haliyle tarih salt bir anlatı değil, özgürlük bilincinin ilerlemesi ve gelişmesinde de önemli bir dinamizmdir. Daha doğrusu tarih sadece verili olan şeyden yola çıkmaz; tersine verilmiş olanı çekip alır ve onu özgürlük ilişkisi üzerinden anlamaya/anlamlandırmaya çalışır. Bu durum ise tarihin “tin”i veya “tinin doğası” ifadesinde kendini bulur. Bu da bize “politik olan”ın ontolojisi hakkında ipuçları verir.

Kürt Politik Tasavvurunda Yönetimsizlik Krizi

Kürtlerin siyasi tarih anlayışındaki ”tarih teolojisi” üzerinden inşa etmeye çalıştıkları “devlet kötüdür” savı ya da tarihsel sürece yabancılaşmaları, onları yeterince depolitize eder ve “siyasi olan”a ilişkin ne varsa söküme uğratır. Siyaseti ahlaki ya da teolojik bir paranteze alarak devlet aygıtını mutlak bir şer olarak görmek, tam anlamıyla Schmittçi manada bir depolitizasyondur. Siyasetin nötr bir çerçeve içinde düşünülmesi, devlet aygıtı gibi siyasal bir kavramın içinin boşaltılması veya aynı şekilde “devlet” gibi siyasal bir güç konusunda Kürtlerin iç politikada kurucu irade/iktidar karşısında nötr bir tutum gütmesi, affedilemeyecek tarihi bir hata olmuştur ve olmaktadır. Kurucu iradeden feragat etmek, siyasal sahnedeki kuralları bütünüyle başkalarının yazmasına izin vermektir.

Denilebilir ki Kürtler “politik olan”a özgü özne merkezli idari bir yapı oluşturamadıkları gibi, hâkim ulus devletlerin baskıcı politikalarına karşı modern bir siyasal düşünce de üretemediler. Bunun sonucunda Türkiye ve İran merkezli siyasal kozmolojinin dışına çıkamamış oldular. Kuşkusuz Kürtlerin yönetimsiz geçirdiği bu dönemlerde yaşanan değişimler dikkate alındığında daha vahim sonuçlara ulaşılır. Teolojik-politik hakimiyetin siyasal bir otorite olarak güç kazanması Kürtleri bambaşka hayallere sürükler ve egemenliği altında yaşadıkları ulusların hakimiyetini pekiştiren ütopik politikalar izlenir. Böylece Kürtler, diğer ulusların bir mücadele ve çatışma dinamiğine evrilir. Bir mıknatıs çubuğu gibi tarih, din, toprak ve egemenlik gibi siyasala ilişkin ulus ve yönetim merkezli kavramlar; kendileri için bir amaç olmaktan çıkarak diğer uluslardan kabul görmeyi amaçlayan, gelecek çıkarlarını savunan, hatta mevcut siyasal otoriteyi destekleyen bir kaldıraca dönüşür.

Kürtler, yönetim-kurucu iktidar gibi güçlü bir teoriden yoksunlar. Bu yoksunluk; kendini yönetmeyi güçlü bir figür olarak merkeze koyan ve modernleşmeyle beraber ortaya çıkan ulus devletler karşısında birliği sağlayabilecek, şiddet ve kaosun önünü alabilecek, siyasal boşluğu doldurabilecek bir politik formülasyondan da yoksun olduklarını gösterir. Boşluğun derinleşmesi, Kürtlerin siyasal alan üzerindeki hakimiyetini ve meşruiyetini yitirmeleriyle sonuçlanır. Buna mukabil Kürtler, ulus-altı tanımlamalarla “resmi/kurucu ideoloji”nin veya “kurucu irade”nin iç politik menzilinde yer almakla kalmazlar; siyasal ve coğrafi egemenliğin belirleyici olduğu iç-dış politikadaki her türlü güç ilişkilerinin en altında yer alırlar.

Alman şair Theodor Körner’in şu dizeleri bu durumu çok şey anlatır niteliktedir:

Her şeyden daha harika olan Alman yurdu

Senin meşe ağaçların duruyor, ama sen düşmüşsün.

________________________________________

Kaynakça

• Agamben, Giorgio. (2001). Kutsal İnsan: Egemen İktidar ve Çıplak Hayat. (Çev. İsmail Türkmen). İstanbul: Ayrıntı Yayınları. (İstisna hali ve çıplak hayat kavramsal referansı)

• Arendt, Hannah. (2012). İnsanlık Durumu. (Çev. Bahadır Sina Şener). İstanbul: İletişim Yayınları. (Kamusal alan ve siyasal eylem referansı)

• Eco, Umberto. (2013). Antik Yunan: Tarih, Toplum, Bilim, Aydınlanma. (Çev. Leyla Tonguç Basmacı). İstanbul: Alfa Yayınları.

• Lefebvre, Henri. (2014). Mekânın Üretimi. (Çev. Işık Ergüden). İstanbul: Sel Yayıncılık.

• Platon. Phaidon.

• Schmitt, Carl. (2006). Siyasi İlahiyat: Egemenlik Kuramı Üzerine Dört Bölüm. (Çev. Emre Zeybekoğlu). İstanbul: Dost Kitabevi. (Desizyonizm ve egemenlik kuramı)

• Schmitt, Carl. (2011). Siyasal Kavramı. (Çev. Ece Göztepe). İstanbul: Metis Yayınları. (Dost-düşman ayrımı ve siyasallık özerkliği)

• Weber, Max. (2006). Siyaset ve Bilim Meslekleri. (Çev. H. Portakal). İstanbul: Cem Yayınevi.

________________________________________

İlgili haberler